Menu Kapat
Kapat

Francesco Martinelli ile Ankara’dan Amerikan Akdenizi’nin başkentine caz yolculuğu

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

Geçmişten bugüne birçok değişimle birlikte Ankara’nın kültür-sanat hayatı açısından Kızılay-Çankaya hattından bahsetmeye devam edebiliyoruz. Hattın Kızılay ayağında bazı simgesel mekanların yıllar içerisinde yok olmasından sokaktaki dinamizmin Yüksel Caddesi’nde yaşananlarla özetlenebilecek şekilde değişimine dek düşünülebilecek bir durum söz konusu. Hattın tepeye, Atakule’ye doğru uzayan kısmındaysa Ayrancı’nın küçük sokaklarına kadar yayılan bir kültürel/mekansal değişim var. Eskisi kadar sık vakit geçirmediğim Kızılay ayağında bulunduğumda, ülkeyle birlikte bireysel yaşamımdaki değişimleri düşündüren ve sorgulatan bu hat seyrine bir yenisi, 2025 sona ermeden önce cazla dolu bir şekilde eklendi.

“Bir Darbenin Soundtrack’i”

Öncü Sanatı Koruma Derneği ve Ahzuita Sanatsal Dönüşüm Derneği işbirliğiyle üç farklı günde üç farklı mekanda; sırasıyla Samm’s Bistro, New Music Space ve Ahzuita’da düzenlenen ve caz tarihçisi Francesco Martinelli’yi dinleme şansı veren buluşmaların ilki, Büyülü Fener’de İnsan Hakları Film Günleri kapsamındaki bir belgeselin gösterimiyle aynı güne denk gelince, o belgeseldeki yerimi alıp sonraki iki buluşmaya katılmaya karar verdim. Caz müzikle dünya siyasetinin etkileşimini çok başarılı bir arşiv çalışması ve kurgu diliyle beyazperdeye aktaran Bir Darbenin Soundtrack’i filminin ardından gelen günlerde Martinelli’yi dinlemenin birbirini bu kadar tamamlayacağını tahmin etmezdim. Belgeseli heyecanla beklememin sebebi, hem konusu hem de bu konuda yorumlarını ve aktaracağı bilgileri merakla beklediğim Prof. Dr. Alper Maral’ın filmin ardından gerçekleştirilecek söyleşide yer almasıydı. Kendisi, bir yandan filmde ara ara Abbey Lincoln’un sesinden duyduğumuz Max Roach bestesi “Triptych: Prayer / Protest / Peace”in politik bağlamını hatırlatırken diğer yandan dönemin yükselen Black Power Hareketi’nin Nation of Islam’la ve oradan koparak anti-kapitalist bağlamda enternasyonel ilişki ağını güçlendiren Malcolm X’le olan bağlarından yola çıkarak, dönemin caz müzisyenleri arasında neden Arapça isimlerle daha çok karşılaşıldığını açıklamış oldu. Yanında getirdiği plaklar eşliğinde anlatımı keşke daha uzun sürseydi diye düşünürken, belgeselden aklımda kalanlarla söylediğim şuydu: “caz müzik, ABD dış politikasına uyumlu bir ihraç ürününe dönüştürülmeye ve hatta Kongo’da Lumumba’ya karşı organize edilen askeri darbenin daha kolay gerçekleşmesi için bir araç olarak kullanılmaya çalışılsa bile özündeki arayış hali ve sömürgeciliğin açtığı yaraları ‘yeni’yi doğurmak için her notada tekrar kanatmaya devam etmesiyle her zaman direniş potansiyelini içinde taşır.”

Belgeselde, Kongo özelindeki bağımsızlık mücadelesinin seyrini izlerken Grand Kalle gibi önemli bir ismi de hatırlıyoruz. Karayipler’de doğan Afro-Latin ezgilerin köklere, Batı Afrika’ya dönüşüyle ortaya çıkan müziklerin önemli örneklerine imza atmış bir isim kendisi ve Kongo’nun bağımsızlık mücadelesinin soundtrack’i haline gelen “Independance Cha-Cha”yı African Jazz adlı grubuyla birlikte filmde de seslendiriyor. O yıllarda Batı’dan gelen yeni müzikal etkilerin “caz” başlığı altında toplanması, ülkemiz müziğinde bir dönem orkestra müziği için genel olarak hep “caz” teriminin kullanılmasıyla birlikte düşünüldüğünde bunun yaygın bir tercih olduğunu görebiliyoruz. Ama Kalle’nin grubunun ismi “African Jazz”, sadece bu yaygın alışkanlıkla birlikte düşünülemez tabi. Afro-Latin çatısı altında alışıldık caz etkilerini de şarkılarında görebiliyoruz ve işte tam da burada caz müziğin köklerinde Karayipler’deki kültürel potanın ne kadar önemli olup olmadığı sorusu geliyor aklıma. Bu soru aynı zamanda belgesel/söyleşi ve Martinelli’yle buluşmaların birbirini güçlü bir şekilde tamamladığı noktalardan birisinde duruyor.

“Amerikan Akdenizi”

Francesco Martinelli, New Music Space’teki söyleşisinde İtalyan operalarıyla caz müziğin, cazın doğum yeri olan New Orleans’ta o dönemde nasıl bir etkileşimde olduğunu anlatırken, aslında Karayipler’e dair aklımdaki soruyu da konu edindi. Kızılay-Çankaya hattındaki güzel yeniliklerden, Şili Meydanı’ndan Üsküp Caddesi’ne doğru uzanan yeni bir hattın deneysel durağı New Music Space’in ev sıcaklığındaki ortamında Martinelli, sunumu esnasında durup dinlettiği şarkılara gözlerini kapayıp keyifle eşlik ederken, New Orleans’ı “Amerikan Akdenizi”nin kuzey başkenti gibi düşünmeye başladık. Sömürge tarihi içerisinde, aynı Akdeniz gibi Fransa, İspanya, İtalya ve Afrika ülkelerinin kültürlerinin harmanlanması için elverişli bir alan olarak Karayipler’i odağa almasıydı bunun sebebi. Başını okyanusa dayamış Portekiz’in kültürel etkisinden bahsedersek de biraz daha güneye, Brezilya’ya doğru gideriz. Martinelli sunumun başında köle ticaretinin olduğu dönemde en büyük Afrikalı köle nüfusunun göç ettirildiği ülkenin Brezilya olduğunu hatırlattı ki bir siyah müziği olarak bilinen caza dair doğumdan bugüne her şeyin ABD merkezli düşünülmesinin ne kadar yeterli olduğunu sorgulamak da bu aşamada devreye girdi.

Caz gibi arayışa ve yeniye açık bir müziğin New Orleans’ın renkli kültürel atmosferinden doğması şaşırtıcı değil. Bu kenti “hem epidemiler hem de kültürel etkileşim için ideal koşulları sağlayan” liman kentlerinden birisi olarak düşünmeye bizi davet eden Martinelli, cazın doğumunda İtalyan operalarının izlerini de yakalamamızı sağlayan kültürel yapı içerisinde İtalyan göçmenlerin varlığını ilginç detaylarla öğrenmeyi sağladı; “Sicilya’da doğan İtalyan anarşist Antonio Maggio’nun 1908’de 12 bar formunda ve melodik çizgide ‘blues’ notası içeren ilk partitürünü yayımlaması” ya da “bir diğer Sicilyalı Nick LaRocca’nın 1917’de ‘jazz’ (etiketteki haliyle ‘jass’) kelimesini taşıyan ilk kaydı içeren Original Dixieland Jazz Band’in liderliğini yapması” gibi.

Martinelli’nin Afro-Amerikan opera denemelerinden ve Afro-Amerikan müzisyenlerin klasik müzikle bağından bahsettiği kısımdaysa, daha önce Latin caza dair araştırma yaparken karşıma çıkan ve caz müziğin doğuşunda Karayipler’in yerini daha çok düşünmemi sağlayan Jelly Roll Morton ismi yeniden karşımdaydı. 1938 yılında kendisiyle gerçekleştirilen ve “cazın ilk sözlü tarihi” gibi düşünülebilecek 9 saatlik bir röportajdan dinlediğimiz kesit, aynı zamanda onun Kreol kökeniyle birlikte cazın köklerindeki Kreol kültürünü daha çok düşünmeyi sağladı. Karayipler’i “Amerikan Akdenizi” olarak adlandırmayı sağlayan kültürel harman işte tam da burada bir başlık buluyor, o da “İspanyolca ‘criar’ (yaratmak) kelimesinden gelen ve İspanyol kolonilerinde Avrupalı, Afrikalı ve Yerli Amerikan nüfusunun karışımdan doğan kültürü ifade eden ‘Kreol kültürü’…”

“Güney’i gelişmemiş ve geri kalmış olarak değerlendiren, Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika’daki beyaz entelektüeller tarafından yazılan” caz tarihini, bu müziğin doğuşunda Kreol kültürünün etkisinden yola çıkarak sorgulamaya davet eden Martinelli’nin sunumunda yer verdiği Louis Armstrong fotoğrafı ise Bir Darbenin Soundtrack’i belgeseliyle bu etkinliğin birbirini tamamladığı yerde duran şeylerden birisiydi. Belgeselde sürekli gördüğümüz haline, yani cazın köklerindeki acıyı çağrıştırmaktan uzak olduğu ölçüde endüstrinin ve hakim politikaların sevdiği/kabul ettiği güler yüzlü/eğlenceli haline kontrast yaratan ve sahne arkasındaki ırksal eşitsizliklerin bir yansıması gibi duran, yorgun suratlı Armstrong.

Yorgun bir suratın, ünlü bir cazcıyken bile polis tarafından ırkçı şiddete maruz kalıp kanlı bir surata dönüşebileceğini hatırlatan Miles Davis fotoğrafıysa üç duraklı Martinelli buluşmalarının son durağında, Ahzuita’da karşımıza çıktı. Yolları 50’li yıllarda kesişen, ilki çok erken yaşta hayata veda eden John Coltrane ve Miles Davis ikilisine dair gerçekleştirdiği bu sunumda Martinelli, bu kez Ahzuita’nın sokakla hemzemin ama ev sıcaklığını hep koruyan ortamında ikilinin şarkılarına gözlerini kapatıp eşlik etti zaman zaman. İkisi de yaşasaydı şimdi 100 yaşında olacak olan ve hem ekonomik açıdan hem de yaşam tarzı açısından farklı ailelerden gelen Coltrane ve Davis’in birlikte çalıştıkları dönemin her ikisi için de önemini hatırlarken, caz tarihi açısından ilginç anekdotları da Martinelli’den dinlemiş olduk. Miles Davis genç yaşta Charlie Parker’ın ekibinde yer alırken John Coltrane’in ilk kayıtlarını askeri bir grupla birlikte gerçekleştirdiği 40’lı yıllardan geçip 50’lere geldiğimizde, Davis’in kendi kurduğu ekibe Coltrane’i de davet ettiği ve hem kendisinin hem de onun müziğindeki yeniliklerin caz dünyasındaki devrimsel yeniliklere kapı aralayışını da takip etmiş olduk. Plak şirketleriyle olan zorunlu bağlantıların ve dolayısıyla endüstrinin, bağımsız sanatsal üretim için yarattığı zorluklara dair ilginç bir anekdot; Columbia’yla imzaladığı sözleşme sonrası bir önceki plak şirketine olan taahhüdünü yerine getirmek için Davis’in quintet’iyle birlikte iki günlük bir stüdyo maratonundan bir seri albüm çıkarmasıydı. Sınırları zorlayan bu aceleye gelişin albüm kapaklarındaki çeşitliliğe de yansıdığına dikkat çeken Martinelli, Davis’in sonraki yıllarda müzikal anlayışındaki bütünlüklü hali albüm kapaklarındaki belirgin tercihlerden de yakalamamızı sağladı.

John Coltrane’in Davis’in ekibinde yer aldığı dönem içerisinde, 1959 yılında kaydedilen Kind Of Blue albümünün 60’lı yıllar caz müziğinin üzerindeki önemli etkisini hatırlarken, Coltrane’in kendi yolundan devam ettiği ve hayata gözlerini yumduğu bu yıllara, The Beatles’ın Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club ve The Beach Boys’un Pet Sounds albümlerinin etkisini taşıyan A Love Supreme albümünü anarak dönmüş olduk. Coltrane daha uzun yaşasaydı dünyadaki değişimlerle birlikte müziğinde ne gibi yenilikleri denerdi bilemeyeceğiz ama Davis’in o yıllardan sonra pek çok farklı deneysel çalışma içinde cesurca yer aldığını ve caz müziğin temelinde yer alan arayış halinden hiç kopmadığını yine kendisinin farklı dönemlerden çalışmalarıyla anlayabiliyoruz. İşte bunu yine keyifli anlatımı ve dinlettiği şarkılarla hatırlatan Martinelli, zaman içerisinde elemanları arasında değişimler yaşansa da her zaman yaratıcı bir ekip kurmayı başaran Davis’in güçlü müzisyenliğinin yanı sıra bu özelliğine de dikkat çekti. Böylece Davis’in ekibinde yer alan birçok genç müzisyenin, bazen onun kontrolünden de bağımsız giriştikleri deneyselliklerin, Davis’in müziğine kazandırdığı değişim ivmesiyle bağlantılı olarak müzikte devrimin biçimsel yönünü düşündürmesi de güzeldi. Elektronik ögeleri müziğine kattığı ve funky tınılara daha çok alan açtığı 60’lı yılların sonlarından, müziğindeki en deneysel dönem olarak gösterilen 1970-1975 arasındaki sürece ve müziğe verdiği beş yıllık bir aranın ardından ölümüne dek yine üretmeye devam ettiği 80’li yıllara kadar, Chick Corea, Herbie Hancock ve John McLaughlin gibi Miles Davis’in yol arkadaşı olan birçok müzisyeni de hatırlamış olduk.

Kendisi gibi birçok simge müzisyenle yolu kesişen Miles Davis’in sıkı bağ kurduğu isimlerden birisi de yazar James Baldwin’di. Birbirlerinin sanatsal perspektifine hayran olan ikilinin aynı zamanda kitlelerin takip ettiği iki siyah sanatçı olarak taşıdıkları ortak yükün de farkındalığıyla bağlarını güçlendirdikleri biliniyor. Politik açıdan da önemli bir figür olan Baldwin’le olduğu gibi Davis’in yolu Malcolm X’le de kesişmiş midir diye düşünüp internette bakındığımda buna dair bir bilgi bulamadım. Ama Bir Darbenin Soundtrack’i belgeselinde izlediğimiz şekliyle, BM Genel Kurulu için New York’a gelen Fidel Castro’nun Harlem’de, sokaklarda Lumumba’ya destek pankartlarıyla bekleyenler eşliğinde kalmasını sağlayan Malcolm X’i, yine belgeselde hatırlatılan “Dizzy For President” kabinesinde Davis’le yan yana görmek mümkün. Duke Ellington’ın Dışişleri Bakanı, Louis Armstrong’un Tarım Bakanı, Charles Mingus’un Barıştan Sorumlu Bakan ve Peggy Lee’nin Çalışma Bakanı olduğu o hayali kabinede CIA Şefi Miles Davis ve Adalet Bakanı Malcolm X yan yana. Böyle bilgiler ya da yazıda da bahsettiğim bazı fotoğraflar, çok farklı boyutlarla farklı coğrafyalara taşınsa da ortaklaşılan kökte buluşulunca gücü hissedilen bütünü hatırlatıyor. Parçadan bütüne, bütünden parçaya yolculuk durmadan devam ederken müzik de ona eşlik etmeye devam edecek, bu kesin.

1 – https://downbeat.com/archives/detail/dizzy-gillespie-the-candidate-meets-the-press

Martinelli fotoğrafları: Yunus Muti

Ankara Havası

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.