Yataktan kalkmakta zorlanıyorum. Kahvaltı edene kadar keyfim yok. Saçlarımı tam kurulamadan çıkıyorum ki zihnim açılsın. Hava aydınlanmamış. Apartman kapıları birer ikişer aralanıyor. Donuk yüzler, isteksiz adımlar. Çocukların sırtlarında kambur, boyunlarına beslenme kabının askısı dolanmış. Servisi gözlüyorlar. Diğerleriyle ağır aksak bir kafileye dahil oluyoruz. Buluşma noktamız, metro durağı.

Yağmur çiseliyor. Asansörü bekleyemiyorum. Yürüyen merdivenlerdeyim. Sol tarafımda trafik akıyor. Onların arasında hareketsizliğim biraz canımı sıkıyor. Yol uzun. Bu düşünceyle avunuyorum. Kaloriler nasılsa yakılacak.

Akbili dolduruyorum. Bir bilmeyene denk geliyorum, onun kartına da 20 lira yüklüyoruz. Dolum makineleri seslerini yükselterek konuşuyor, rahatsız oluyorum. Ben size bağırıyor muyum?

Yine yürüyen merdivenlerdeyim. Saati kontrol ediyorum, erkenciyim. Sağda bekliyorum. Esniyorum, kafamın içindeki tilkiler uyanmış. Etrafı gözlemlemeye başlıyorum. Bu duvarlar, tavanlar niye boş? Sol tarafa bir Edward Hopper tablosu yakıştırıyorum, tam karşısına bir ayna. İlkokul birinci sınıftaki mevsimler panosu da uygun olabilir. Yetişkinler için yeniden düzenliyorum. Hemen listeler oluşturuyorum. Güzün yapılacaklar, kışın gidilmesi gereken yerler, ilkbahar yaz aylarında adalar. İnfografik de olabilir: Bizans’dan Günümüze, Beyaz Yakalıların Yerli Yersiz Endişeleri.

Yerin yedi kat altına iniyoruz. Çocukluğumda ve gençliğimde okuduklarım çağrışım yarışına giriyor. Bu metro rayları illaki bir yerlerde eski İstanbul dehlizlerine bağlanıyor olmalı. Pekâlâ kayıp bir hazinenin peşine düşebilirim.

Sarı çizgi önünde sıraya girmişiz. Sağ baştan saysam mı diyorum. O sırada raylara atlasam mı düşüncesi şöyle bir esip geçiyor. Aynı esinti bütün yolcuların akıllarına uğruyor.

İlk duraktan bindiğim için kolayca yer buluyorum. On dokuz durak, kırk beş-kırk dokuz dakika. Bir şey yapmadan geçmez. Yol arkadaşlarım gibi kitabımı çıkarıyorum. Kulaklığımı takıyorum. Uslu parçalar çalıyor, uzaklaşıyorum. Üç dört sayfada bir kafamı kaldırıyorum. Göz ucuyla vagondakileri süzüyorum. Simalarında yeni hikâyeler arıyorum. Celal Salik gibi bir köşe yazısı yazmaya özeniyorum. Çabucak vazgeçiyorum. Küçük ekranlarda reklamlar dönüyor. Çizgi film açın da izleyelim. Biri Gölgesizler’i okuyor. Kar neden yağar, kar?

Kadıköy’de inerken kasketimi çıkarıp yolcuları selamlamak istiyorum. Mesai çıkışı görüşmek üzere. Ama herkesin acelesi var. Benim de kasketim yok. Yine kafileler halinde yürüyen merdivenlere yöneliyoruz. Duvarlar, tavanlar boş. Bu sefer tavana bir fresk yakıştırıyorum: Kadıköy Hipsterının Yaratılışı. Düşüncesi rahatsız ediyor. Uyarlamalardan sıkıldım. Sadece üç ressam, beş resim varmış davrandığımız için kendimi ve çağdaşlarımı azarlıyorum. İçimden. Barberini Sarayı’ndan aşırmaya karar veriyorum. İş hayatını daha güzel anlatıyor.

 Pierre de Cortone

Beş buçuk suları. Bir şeyler yapmış olmanın hazzı ile çıkıyorum. Hak edilmiş yorgunluk. Kadıköy’den dönüşler zor. Müthiş kalabalık. Katı olan her şey sıvılaşıyor. İçine girdiğimiz vagonun şeklini alıyoruz. Ele kitap almak imkânsız. Sağımda solumda bilmediğim bir dil konuşuluyor. Bakışlar yabancı. Erasmus için bu şehre gelmiş olmalıyım. Yanlış seçim nedeniyle hayıflanıyorum.

Kulaklığımı çıkarmaya karar veriyorum. Vakti değerlendirmek adına podcast dinliyorum. Sohbete o kadar dalmışım ki, gülüyorum. Başıma bir bela sarmak korkusuyla kendime çekidüzen veriyorum. Ciddi bir yüz takınıp dinlemeye devam ediyorum. Bir kutu kolanın varoluşsal sorularına tanıklık ediyorum. Yaşamının özünün sıvısı mı yoksa içine doldurulduğu teneke kutu mu olduğunu sorguluyor. Hak veriyor ve çalışması gerektiğini öğütlüyorum. İnsan çalışınca unutuyor.

Durakları yarılayınca oturuyorum. Kitabımı çıkarıyorum. Yine kafamı kaldırıyorum. Bazı yüzler artık uzak kaldığım tanıdıkları andırıyor. Benzerlerine denk geldiğim için mi özlüyorum, yoksa özlediğim için mi birilerini onlara benzetiyorum? Her sorunun yanıtı yok. Olmasın da zaten. Okumaya devam ediyorum. Çok sıkı bir cümleye denk gelirsem kitabı kapatıyorum. Böyle aklımda daha çok yer ediniyor.

Metrodan iniyorum. Hava kararmış. Eve yürüyorum, uzak değil. Otobüs durakları kalabalık. Dolmuşlar adlarının hakkını veriyor. İstif edilenlerden olmadığım için seviniyorum. Sonra bu bencilliğimden utanıyorum.

Akşamlar çuvala girmiş. Eve girip yemek yedikten sonra çay, televizyon derken uykum geliyor. Dişlerimi fırçalıyorum. Macunu ortasından sıktığım belli olmasın diye ucundan sıkıp düzlüyorum. Pijamalarımı giyip biraz telefon karıştırıyorum. Haberlerden kaçınıyorum. Komik bir şey denk gelirse arkadaşlara da atıyorum.

Yataktan kalkmakta zorlanıyorum. Kahvaltı edene kadar keyfim yok. Saçlarımı tam kurulamadan çıkıyorum ki zihnim açılsın.


Fotoğraflar için Vintırsanşayn‘a teşekkür ederim. Tüm hakları saklıdır.

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here