Ayazın iliklerimize işlediği şu keskin Ankara günlerinde, içimizde sıcacık  ve yudum yudum kahve etkisi uyandıracak keyifli bir gelişme oldu.  Daha önce Bestekar’da işaret dili eğitimi veren İşaret Adam, kısa bir aradan sonra yeni yerinde, konseptini daha da genişletmiş olarak bizlere kucak açtı. Kolay yoldan tarifleyebilmek amacıyla, Lavarla takipçilerinin aşina olduğu Kakule Kahve’nin paralelinde açılan bu sevimli atölye-mekan, artık sadece işaret dili eğitimleri vermekle kalmayıp, hafta sonları kafe hizmeti ile herkese kapısını açacak. Kafenin öncelikli amacı çay kahve satmaktan ziyade işaret dilini daha da kullanılabilir kılmak ve “sessizliğin” olanaklarını zorlamak.

Resmi açılışının 18 Şubat Cuma günü gerçekleştiği mekanda, daha öncesinde Lavarla ekibi ve beraberinde katılım talebini dile getiren ilk on kişi (biri de bu yazıyı yazma şansı yakalayan ben) için “İşaret Diline Giriş” atölyesi düzenlenmişti. Böylece bizler, atölyenin yürütücüsü ve İşaret Adam’ın da kurucusu olan Hasan Hüseyin Korkmaz’ın eğitim öncesi işaret dilinin kökeni, işitmemeye ilişkin sunumu ve sonrası temel işaret dili kavramları ile tanışma imkanı bulmuştuk.  (Devamını da ısrarla talep etmekteyiz.)

Hasan Hüseyin Korkmaz işaret diline doğduğu andan itibaren aşina bir birey. Kendisi bir CODA. “Children Of Deaf Adults” tanımının kısaltması olarak literatüre kazandırılmış bir terim olan CODA, anne ve babası sağır bireyler için kullanılmakta. Yani işaret dili ile doğan ve daha doğuştan anne baba olma misyonunu üstlenmiş bireyler olarak da düşünmek mümkün.  Coda çocuklar için hayat, doğdukları günden itibaren “ses” ile büyütülen çocuklara nazaran, daha farklı bir güzergah izlemek durumunda. Sesli düşünmeyi ebeveynlerinden ziyade kendi başlarına,  ikinci dereceden akrabaları yardımı ile ya da gözlemledikleri dış dünya sayesinde edinen bu çocuklar, ebeveynleri ile işaret dili kullanırken, dış dünyaya üç birey olarak seslenmekte.  Birçoğu daha küçük yaşta sağlık kurumlarında, resmi dairelerde ve aslında gündelik hayatın tam da içerisinde birer yetişkin konumunda. Tercümanlık onlar için küçük yaşta edinilmiş bir özellik olduğundan, hayatın içerisinde kurdukları iletişimde yanlarında ebeveynleri ya da sağır biri olmasa dahi göz teması, mimikler ve işaret dili kendilerine kaçınılmaz olarak yerleşmiş durumda. Yani kendisinin tarifi ile “coda olunmaz, coda doğulur“.

Kendisi ile gerçekleştirdiğimiz eğitimden ve İşaret Adam’dan bahsedebilmek için, öncelikle hayatımızda işaret dilini kullanılabilir kılan “sağırlık” konusunda birkaç bir şey söylemek mümkün. Çoğumuzun içine düştüğü bir tartışmadan konuya girecek olursak,  doğuştan işitme kaybı yaşayan, sonradan işitme yetisini yitiren ya da işitme düzeyi “normal”in altında seyreden bu bireyler için “engelli, özürlü, sakat” tanımlarından hangisi kullanılmalı ya da herhangi biri kullanılmalı mı?

Bu konuda özellikle Türkiye’deki sakat hareketinin önemli isimlerinden olan Bülent Küçükaslan’ın Bianet’teki “Sakat Politiktir” başlıklı yazısı okumaya değer. Kendisi de omurilik felcinden ötürü tekerlekli sandalyede yaşamını sürdüren Küçükaslan konuyu şöyle açıklıyor: Bir şeyi “özürlü” olarak nitelediğimizde, o şeyin değerini başka bir “bütün” ile kıyaslamış ve onu değersizleştirmiş oluyoruz. “Engelli” adlandırması ise, engelin çevrede değil, kişide olduğunu ima ediyor; bu anlamda sorumluluğu toplumun sırtından alıyor ve doğrudan engellenen bireye yüklüyor. Oysa “sakat” sözcüğü (kulağımıza oldukça sert gelse ve sorunlu yanlar içerse dahi) içerisinde bulunan “hâl”in tarifini herhangi bir özre ya da engel durumuna yükleme gereği barındırmaksızın tarif ettiğinden özellikle “yetiyitimi” yaşayan bu bireyler tarafından tercih ediliyor. “Evet sakatım, bu kadar basit.” Fakat belki de en önemlisi tıpkı ırkçılık karşıtı “Siyah güzeldir” sloganında olduğu gibi, bu bedene eşlik eden hâli kabul etmekten ziyade sahiplenmesinden dolayı “sakat güzeldir ve sakatlık politiktir.” şeklinde dile getiriyor.  Bizler yine özellikle “görme, işitme” gibi yetilerin kaybında “engel terimini” daha bütünleşik kullansak da, bunu da onların gözünden bir dipnot olarak bir köşede tutmakta fayda var.

İşaret Adam‘a ve bu doğrultuda üstlendikleri sorumluluğa gelecek olursak, eğitimde öğrendiğimiz belki de bizlere en ilginç gelen noktaları ile “İngilizce” gibi bir işaret dili anlatmaları İşaret Adam ekibinin can alıcı noktaları. O gün bizler işaret dilinin üretilen “her şey” ile birlikte hızlıca üreyen, gelişen ve aslında evrenselliğinin içinde kocaman bir bireysellik ve özgünlük barındıran bir dil olduğunu öğrendik. Bu dilin kullanıcıları için, anımsamanın ve kişiselleştirmenin, dilde alfabe kullanımından gündelik kullanıma geçebilmek için bir köprü olduğunu, dolayısı ile her kelimenin, bireyin, imgenin aynı zamanda bir hikayesi olduğunu öğrendik. Ve aslında bizlerin de dışarıda kalmak yerine içine dahil olduğumuz anda, onlarda hatıra gelir izler ile tarif edilebileceğimizi öğrendik ki bu kısmı bile paha biçilemezdi. Sonrasında ise kısa bir giriş eğitimi aldık ve böylece el, kol, mimikler ve göz temasının önemini fark etmiş olduk.

Eğitimden kısa bir süre sonra açılışı gerçekleşen bu mekana ikinci defa yani açılış günü gitme fırsatı yakaladım. İşte o gün önemli bir şey daha deneyimlemiş oldum. Girdiğim anda ortamda iletişim kurabileceğim herhangi biri bulunmadığından ve önceden aldığım kısa eğitimi henüz kullanabilecek düzeyde olmadığımdan, bir köşede oturup açılışa gelen insanları izlemeye başladım. Kısa süre sonra ana dili gibi işaret dili kullanan bu bireyler arasında aslında ortamdaki tek “yabancı”nın kendim olduğunu fark ettim. İşte o an “ses yoktu, Türkçe, İngilizce ya da başka bir dil yoktu hatta dilin kendisi silikleşmişti ve ben o ortamda işitmeyen tek bireydim”. Bu kısmı bile en azından yukarıdaki “özür-engel” tartışmasını açıklayabilmek için yeterince kısa ve doyurucu bir anıydı.

İşte bu vesileler ile iki defa ziyaret etme imkanı yakaladığım İşaret Adam “ses”e bir alternatif anlayacağınız. İşaret Dili’ne tarihsel yönleri ve hikayeleri ile el-kol-mimik girişmek isterseniz burası işin alfabesinden ziyade şivesini kazanmak için hazırlanmış bir fırın olarak düşünülebilir. Hafta sonları işaret diliniz döndüğünce bir çay söyleyip rengarenk mekanda “İngilizce, İspanyolca” çalışır gibi çalışın.

Yazar: Özlem Gümüş

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

1 Yorum

  1. Bu güzel anlatımınız için teşekkürler Özlem Hanım. Sayenizde en azından işaret dili döndüğünce bir kahve söylemek için bile olsa oraya gidecek biri var artık..

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here