Menu Kapat
Kapat

Julianus Sütunu, leylekler ve Ankara dereleri: Kentsel ve toplumsal bellekte kesinti

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

2019’daki sıralı Ankara ziyaretlerimde beni en çok etkileyen anların başında, Ankara’nın vadilerindeki otoyol genişliğinde yolların kenarından yürürken geçmiş günlerde buralardan akan dereleri hayal etmem geliyordu. Ankara’nın birçok deresi olduğunu duymuşsam da konuya bir İstanbullu olarak biraz yabancı olduğumdan ötürü aklımda en çok yer eden yok oluş, “Bent Deresi” olarak bilinen Hatip Çayı’nın hazin öyküsüydü. Bu kaybın zihnimdeki etkisini artıran ise çayın etrafının eski tarihlerdeki hayat dolu fotoğraflarıydı kuşkusuz. Bu yolun kenarındaki kaldırımda egzoz dumanı yutar ve tepelerdeki yıkılmış gecekondu alanlarına bakarken, genzim gibi içim de yanmıştı.

Ankara’ya üç buçuk yıldır uğramamış olsam da gözüm kulağım kentteki gelişmelerdeydi. Asfaltın Altında Dereler Var! isimli harika belgeseli işte bu dönemde izlemiştim ve farkındalığım bu sayede artmıştı. Geçtiğimiz aylarda mimar Seda Özen Bilgili’nin attığı bir tweetle haberdar olduğum Uğurlu Tunalı arşivini incelerken seneler sonra yeniden karşıma çıkan Julianus Sütunu ve üzerindeki leylek fotoğrafı aklımda bir yazı fikri oluşmasını sağladı. 2019 ziyaretlerimde elbette Julianus Sütunu’nu da ziyaret etmiş ancak üzerinde leylek göremeyince üzülmüştüm. Bu simge birlikteliği geniş bir şekilde Lavarla’da görünür kılma fikri oluştuğu anda porfir imparator lahitleri, leylek yuvaları ve asfaltın altında akan dereler çoktan birbirine girmişti.

Kısa süreli iktidarında İmparator Julianus

Konuyu kronolojik olarak ele alalım ve önce Roma’nın son pagan imparatoru Julianus’tan bahsedelim. Hıristiyanlığa dair olumsuz fikirleri genç yaşlarda oluşmaya başlayan Julianus, Hıristiyanlığın henüz tam olarak hakimiyet sağlayamadığı, din temalı gerilimlerin had safhada olduğu siyasi ve toplumsal iklimde eğilimlerini saklama yoluna gitmişti. II. Constantius’un ölümü sonrasında, 361 yılında Roma’nın yeni imparatoru olan Julianus “Apostata”, Paganizme olan ilgisini kısa sürede açıkça göstermiş ve dinden dönüşünü ilan etmişti. Hıristiyanları inanç konusunda serbest bırakmakla başlayan uygulamaları sonradan Hıristiyanlığa karşı açık bir saldırıya dönmüştü. Tahta çıktıktan kısa süre sonra Antakya’ya doğru yola koyulan Julianus’un önemli duraklarından biri de Ankara’ydı. İmparatorun burayı seçmesi ve bir süre kalmasında, Ankara’ya o dönemde Hıristiyanlığın tam anlamıyla hakim olmaması ve henüz pagan inanışın etkin konumda olmasının etkili olduğu söylenir. Yazının merkezindeki sütunun da Julianus’un Ankara’yı ziyareti anısına kentin ileri gelenleri tarafından diktirildiği kabul edilir [1].

İmparator Julianus, Antakya’dan ayrılarak doğuya ilerlemiş ve halihazırda yıllara yayılan bir mücadele sürdürülen Persler’in üzerine yürümüş, ancak bu mücadeleler sürerken öldürülmüştür. Julianus’u öldürenin bir Pers süvarisi ya da fanatik bir Hıristiyan olduğu yönünde söylentiler vardır [2]. Julianus ile ilgili başka söylentiler de ölümü sonrasında devam etmiştir. Gömüldüğü yer, naaşının İstanbul’a ne zaman getirildiği, hangi lahdin ona ait olduğu gibi konularda bir uzlaşı söz konusu değildir. İlk başta Tarsus’a gömülen Julianus’un sonraki dönemde, günümüzde Fatih Camii’nin olduğu alanda bulunan Havariler Kilisesi’ne, diğer imparatorların yanına gömüldüğü söylenir.

Bizans’ın ilk dönemlerinde imparatorların, o dönem imparatorluk topraklarına dahil olan Mısır’dan çıkarılan kırmızı porfir taşından üretilmiş lahitlere gömüldükleri bilinir. İmparatorluk rengi denebilecek erguvan rengindeki bu porfir lahitlerin 10 tane olduğu ancak hepsinin günümüze ulaşmadığı sanılır. Günümüzde bu lahitlerin dört tanesi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin bahçe kısmında, bir tanesinin parçası ise iç kısımda sergilenir. Lahitlerin hangi imparatora ait olduğu konusunda kesin bir veri bulunmasa da iki tanesi için güçlü fikirler söz konusu. Müzenin iç kısmında sergilenen yoğun bezemeli parçanın (Görsel 1) “Büyük Konstantin” olarak bilinen ve başkente de adını veren I. Konstantin’e ait olduğu düşünülür. Kime ait olduğu konusunda büyük oranda bir uzlaşı bulunan diğer lahit ise müzenin bahçesindedir. Diğer lahitlerin aksine, üzerinde Hıristiyanlığa dair hiçbir ibare bulunmayan bu lahdin (Görsel 2) “Dönme” Julianus’a ait olduğu fikri akla yatkındır.

I. Konstantin’e ait olduğu düşünülen lahit parçası.
Görsel 1: I. Konstantin’e ait olduğu düşünülen lahit parçası. Kaynak: Byzantine Legacy
Görsel 2: Julianus’a ait olduğu düşünülen lahit. Kaynak: Can Bulubay arşivi, 2023.

Geçmişten günümüze Julianus Sütunu

İmparator Julianus adına diktirildiği söylenen sütuna dönersek… Sütunun Julianus adına diktirildiği savının güçlü temellere dayanmadığı, İmparator Claudius’un, Büyük İskender’in imparatorluğu dahilinde bulunan Yahudi varlığını tanıdığını göstermek için diktirdiği tunç sütunlardan biri olabileceği, bunun da sütunun Ankara’daki Yahudi varlığının bir nişanesi olarak görüldüğü yönünde fikirler mevcut [3]. Ancak şu kesindir ki sütun, Ankara’nın Roma dönemi kamusal yapılarına yakın, merkez denebilecek, önemli bir noktada yer alır (Görsel 3).

Görsel 3:  Ankara’daki Roma dönemi yerleşimi. Kaynak: Küçük Asya’nın Bin Yüzü: Ankara

14,5 metre yüksekliğindeki sütun bir kaidenin üzerinde yükselir ve oldukça aşınmış, yüzlerinde akantus yapraklarıyla sınırlanan madalyonlar bulunan bir başlıkla sonlanır [4]. Sütunun günümüzde bulunduğu yer orijinal yeri değil. Geçmişte, bugün Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan ve Milli Mimari üslubunda inşa edilmiş olan Maliye Bakanlığı binası ile İş Bankası binası arasındaki alanda bulunan sütun (Görsel 4), belli oranda eğilmesi ve zemindeki sıkıntı sebebiyle 1934 yılında 40-50 metre kuzeybatıya, günümüzdeki yerine taşınmıştır.

Görsel 4: İş Bankası, Julianus Sütunu, Eski Maliye Bakanlığı.              Kaynak: Uğurlu Tunalı arşivi

Sütun, geçmişte Belkıs Sütunu, Belkıs Minaresi, Kızlar Minaresi, Kız Taşı, Jülyen Sütunu gibi isimlerle anılmış olup bu isimler fotoğraf veya kartpostalların not kısmında da görülebilir. Türklerin bu sütunu geçmişte “Belkıs” ismiyle anmasının, sütunun banisi olarak Hz. Süleyman’ı kabul etmelerinden kaynaklandığı söylenir [5]. (Kuran-ı Kerim’de ismi zikredilmeksizin anılan Sebe Melikesi Belkıs ile ilgili kıssa ve konunun diğer kutsal kitaplar ile divan edebiyatındaki ele alınış biçimleriyle ilgili olarak incelenebilecek bir kaynak). Sütunun İğneci Belkıs Mescidi’nin yakınında oluşu da isimlendirme konusunun başka bir tarafıdır.

Julianus Sütunu; yaşı, tarihi, anlamı gibi sebepler açısından yeterince önemli bir kültür varlığı olsa da onu daha akılda kalıcı kılan ve Ankara’nın simgelerinden biri haline getiren özelliği, üzerinde uzun yıllar boyunca bulunmuş olan leylek yuvasıdır. 1840 tarihli bir gravürde (Görsel 5) dahi yuvayla birlikte çizilmiş oluşu, yuvanın neredeyse altındaki sütun başlığı kadar sütunla bütünleşik olduğunu gösterir.

Görsel 5: Julianus Sütunu. Kaynak: Koç Üniversitesi arşivi

Julianus Sütunu eski yerindeyken farklı zamanlarda çekilmiş fotoğraflarda ise leylek yuvası, üzerinde sahipleri varken görülebilir (Görsel 6 ve 7).

Görsel 6: Julianus Sütunu. Kaynak: Uğurlu Tunalı arşivi
Görsel 7: Julianus Sütunu. Kaynak: Uğurlu Tunalı arşivi

Leylekler o dönemde yalnızca Julianus Sütunu’nu yuva bellememişlerdir. Kentin tarihi merkezindeki birçok noktada leylek yuvaları görülebilmektedir. Hacı Bayram Tepesi’ndeki Augustus Tapınağı’nın duvarında veya bir evin çatısında leylek yuvalarının görüldüğü eski tarihli fotoğraflar (Görsel 8 ve 9) söz konusudur.

Görsel 8: Augustus Tapınağı. Kaynak: Uğurlu Tunalı arşivi
Görsel 9: Bir leylek yuvası ev fonda Ankara Kalesi. Kaynak: Uğurlu Tunalı arşivi

Julianus Sütunu 1934 yılında eski yerinden (Görsel 10) bugünkü yerine (Görsel 11) taşınırken sütunun parçaları kadar leylek yuvasına da ihtimam gösterildiği söylenir.

Görsel 10: Eski yerinde Julianus Sütunu.  Kaynak: Ali Saim Ülgen arşivi, SALT Araştırma
Görsel 11: Yeni yerinde Julianus Sütunu.  Kaynak: Ali Saim Ülgen arşivi, SALT Araştırma

Julianus Sütunu yeni yerinde, devletin yönetim merkezinde denebilecek bir noktada, bir dönem Başbakanlık ve valilik olarak kullanılan binaların ortasında, meydan şeklinde düzenlenmiş bir alanda daha net biçimde görülebilir hale gelmiş, kent hayatının aktif bir parçası olabilmiştir. Bu durumda leylek yuvasının varlığı da hayli etkilidir kuşkusuz. Sütunun, üzerinde leylekler varken değişik dönemlerde birçok fotoğrafı çekilmiştir (Görsel 12-13-14).

Görsel 12: Julianus Sütunu.  Kaynak: Koç Üniversitesi arşivi
Görsel 13: Julianus Sütunu.  Kaynak: Ali Saim Ülgen arşivi, SALT Araştırma

 

Görsel 14: Julianus Sütunu. Kaynak: Koç Üniversitesi arşivi

Kültür, tarih, ekoloji kesitinde leylekler

Leylekler günümüzde -2019 yılında bizzat yerinde tespit ettiğim üzere- Julianus Sütunu’nu veya kentin tarihi merkezindeki herhangi bir noktayı mesken tutmuyor (Görsel 15). Bunun sebeplerine geçmeden önce leylekleri daha yakından tanımamız gerekecek.

Görsel 15: Julianus Sütunu.  Kaynak: Can Bulubay arşivi, 2019.

İnsan yerleşimlerine yakın yerlerde yuvalanabilmeleri nedeniyle hemen hemen herkes tarafından bilinen bir kuş türü olan leyleklerin kanat açıklıkları 155-165 cm, boyları 100-115 cm, ağırlıkları 2200-4400 gram arasında değişir. Uzun ve kırmızı bacakları, büyük ve kırmızı gagaları, siyah kanat telekleri ve beyaz gövdeleri ile rahatlıkla tanınırlar. Genelde sulak alanların çevresindeki kırsal yerleşimler, sığ göletler, ıslak çayırlarda görülürler ve ağaçlara, çatılara, elektrik direklerine yuva yaparlar. Yılan, kertenkele, amfibiler, solucanlar, böcekler ve küçük memelilerle beslenen leylekler toplu şekilde, göç dönemlerinde çayırlık alanlarda beslenirken veya gökyüzünde görülebilirler [6].

İnsanımızın en iyi tanıdığı ve en sevdiği kuşlardan olan leyleklere, yaz sonunda güneye doğru göç etmelerinden ötürü “hacı” sıfatı yakıştırılmıştır. İnsanlarla olan yakın ilişkilerinin en bilinen tezahürlerinden biri, kanadı kırılmış olan ve sıcak iklimlere göç edemeyen leyleklere İstanbul’daki Eyüp Sultan Camii’nin avlusunda bakılmış olmasıdır (Görsel 16-17-18). Bu âdet o dönemde kentte hayli bilinir durumdaydı ve öyle ki başka semtlerdeki sakatlanmış leylekler, onları bulan kişiler tarafından, iyi bakım görecekleri bilindiğinden Eyüp Sultan Camii avlusuna bırakılırdı. Eyüp’teki leylek yoğunluğu yalnızca sakat leyleklerle sınırlı kalmamış, civardaki uygun ve yüksek noktalarda leyleklerin yuva yaptıkları sıklıkla görülmüştür. Bu tercihin esas sebebi ise Haliç’i besleyen Kağıthane ve Alibey derelerinin varlığı ve o dönemde bu sulak alanların sanayi tesislerince henüz o kadar da mahvedilmemiş olmasıdır [7].

Görsel 16: Eyüp Sultan’da leylekler, Ara Güler, 1964. Kaynak: Twitter/@hayalleme
Görsel 17: Eyüp Sultan’da iki gelenek: sünnet çocukları ve leylekler, Ara Güler, 1961. Kaynak: Twitter /@hayalleme
Görsel 18: Eyüp Sultan’da leylekler, 1935. Kaynak: Twitter /@hayalleme

Sürülmüş tarlalarda pullukların peşinden giderek solucanları, yerde yuva yapan kuşların yavrularını, balıkları, tatlısu yengeçlerini, kurbağaları, sıçanları, fareleri, köstebekleri, hatta akrepleri yiyebilen, yani tamamen hayvansal gıdalarla beslenen leylekler, bu avları daha ziyade akarsu havzalarında, göllerin çevresindeki sulak arazilerde bulduğundan, örneğin sık ormanlarda ya da kurak ve dağlık bölgelerde yuvalanmaz. Bu zorunluluktan ötürü de leyleklerin insanlarla buluşup yakınlaştıkları yerler tarım arazileri veya akarsu-göl çevreleri olmuştur. Söz konusu gıda kaynaklarına yakın olmak isteyen leylekler yuvalarını da buna uygun şekilde seçer. Yeterli yüksekliği kolaylıkla bulamadıklarından ötürü sütunlar, yüksek duvar parçaları, elektrik direkleri, cami kubbeleri, leylek yuvalarının sık görüldüğü noktalar olarak öne çıkmıştır. Leyleklerin yuva yapabilmeleri için insanların yardım ettiği durumlar da birçok ülkede görülür. Örneğin, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde leyleklere rastlanan yörelerde, yuva yapılabilmelerini kolaylaştırmak için çatılara at arabası tekerleği koyulması bir gelenek halini almıştır [8].

Leyleklerin avlanabildikleri alanları, yuva seçimlerinde dikkate aldıkları unsurları hatırladıktan sonra, artık neden Julianus Sütunu’ndan uzak durduklarını anlayabiliyoruz. Sütunun çevresinde açıkta bir derenin akmaması, sulak alanların olmayışı, bu yazının oluşmasını sağlayan o hoş kültürel birlikteliği sonlandırmış bulunuyor. Bu durum, Ankara’da ve İstanbul’da geçmişte birçok noktada varlıkları bilinen leylek yuvalarının günümüzde görülmemesini de açıklıyor. Ankara dereleri artık ya asfaltın altından ya da atık su kanallarıyla birleştirilmiş hâlde sözde ıslah edilmiş beton yataklardan akıyor. Yazının başında önerdiğim belgeselin haricinde, Ahmet Soyak’ın Youtube kanalı da bu derelerin mevcut durumlarının ne kadar vahim olduğunu görebilmek açısından muazzam bir kaynak olarak öne çıkıyor. Ankara’daki kentsel nitelikli her gelişmeyi kayıt altına alarak, bazen atık su kanallarına dahi girerek geleceğe şimdiden geniş bir arşiv bırakmış olan Soyak’ın 2 binden fazla videodan oluşan kanalını takip etmenizi öneririm.

Gelinen noktada, kentlerimizin dar ve sığ bakış açılarıyla yönetilmemeleri gerektiğini bir kere daha görmüş oluyoruz. Bir kentin ekolojisinin kentin kültürü ve tarihiyle ne denli yakın ilişkisi olduğunu, kentleri yönetenler idrak etmemekte ısrarcı. Süslü cümlelerde ve politika metinlerinde sıkça kullanılan “ortak akıl”, “yönetişim” vb. kavramların altı doldurulmadığı müddetçe dereler ıslah adı altında yok edilmeye, kuşlar tarihi yapıların tepelerinden uzaklaşmaya, kentsel ve toplumsal bellek kesintiye uğramaya devam edecek ne yazık ki. Yönetim anlayışındaki ilgili eksiklik ve kopuklukların kent ve toplum adına ortaya çıkardığı ağır yıkımlar ortadayken tüm bu yazdıklarımız hayli önemsiz kalıyor belki de. Leylekler gibi insanların da yuvalarını terk etmek zorunda bırakıldığı bir ülke olmamayı seçmemiz dileğiyle…


Kaynaklar

[1] Hasan Akyol, “Roma-Bizans Döneminde Ankara”, Doktora Tezi, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 333-335.
[2] Vildan Can, “İmparator Iulianus ve Sikkeleri”, Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022, s. 18.
[3] Akyol, 2014, s. 210.
[4] http://envanter.gov.tr/anit/index/detay/37156
[5] Akyol, 2014, s. 209.
[6] Berat Akkaş, Arda Dönerkayalı, Umut Güngör, Ergün Bacak ve Vedat Beşkardeş. Beykoz’un Kuşları ve Tabiat Alanları, Beykoz Belediyesi Kültür Yayınları, 2020, s. 143.
[7] Selim Somçağ, Türkiye Kuşları, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları, 2005, s. 59-65.
[8] Somçağ, 2005, s. 59-61.

Pusula Banner

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.