Son yıllarda şehir söz konusu olduğunda, azıcık mürekkep yalamış herkes bir şekilde sözü meydanlara getirir oldu. Belediye başkanlarının en önde gelen projeleri arasında mutlaka bir meydan yer alıyor. Sokaktaki vatandaşın “bir şehirde olması gerekenler” listesinde meydanlar üst sıralara tırmanıyor. Devlet erkânının şehirdeki açılış konuşmalarının bir köşesine mutlaka meydanların önemine dair sözler iliştiriliyor. Ancak, ortada çok ciddi bir sorunumuz var. Lafa değil yapılanlara bakıldığında, geçmişten bugüne kadar gelebilmiş meydana benzer yerlerin bir şekilde doldurulduğunu ya da yapılan müdahalelerde meydan vasfını yitirdiğini görüyoruz. “Meydan yapmak” amacıyla yola çıkanlar, ya mevcut meydanları kentlilerin hafızalarını yıkacak şekilde tanımsız boşluklara ve şehirdeki yaşamdan kopuk alanlara çevirmekteler, ya da şehrin dışında ve yeni yerleşim alanlarında belki hiçbir zaman bir meydan vasfı kazanamayacak yarı peyzaj düzenleme, yarı zemin kaplama karışımı parka benzer şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bugüne geldiğimizde, Ankara’da, adı havalı bir şekilde İngilizceleştirilerek “meydan” olarak konmuş rezidans projelerimiz bile mevcut. Diğer yandan, Ulus’ta yapılması düşünülen “Ulus Tarihi Kent Merkezi” projesinin içerisinde anlamlandıramadığımız ama adına “meydan” denileceği duyumları alınan bir boşluk söz konusu.

Peki, ne oldu da hem meydanların önemini keşfettik, hem de var olanları nasıl yaşatacağımız, onlara nasıl doğru şekilde müdahale edebileceğimiz ya da yeni meydanları nasıl oluşturacağımız konusunda bu kadar çelişkili hareket edebiliyoruz? Bu durum sadece son yıllarda ortaya çıkmış şizofrenik bir ruh halinin ürünü olarak değerlendirilebilir mi? Cumhuriyet Dönemi kent planlama ve şehircilik tarihimize ve meydanlarla ilgili çalışmaların kamuoyundan nasıl algılandığına biraz yakından baktığımızda bu durumun tarihsel köklerinin olduğunu söylemek mümkün. Örneğin, kırdan kente göçün giderek hızlandığı 1960’lı yıllarda İstanbul Beyazıt ve Taksim Meydanları’nda yapılan bazı düzenlemelerin o günlerde de gazetelere konu olduğunu biliyoruz. Kimi zaman meydanlara yapılacak projelerin gecikmesi eleştiri konusu olmuş, kimi zaman da yapılacak düzenlemeler haberleştirilmiştir.

11 Mart 1966 Hürriyet Gazetesi (www.gecmisgazete.com)
14 Temmuz 1964 Dünya Gazetesi (www.gecmisgazete.com)

Aslında, meydanlar söz konusu olduğunda Başkent Ankara’nın çok önemli bir laboratuvar işlevi üstlendiğini biliyoruz. Ankara başkent ilan edildikten sonra daha çok gereksinim duyulan temel kentsel altyapı çalışmalarını yürütebilmek için dönemin ilgili bakanlığı tarafından yaptırılan Lörcher Planı’ndan başlayarak, yeni başkent için bir dizi meydan oluşturulması öngörüsünde bulunulmuştur. Bu meydanlar dönemin şehircilik ve planlama anlayışının bir uzantısı olarak kentin gündelik yaşamında önemli alanlar olarak görülmektedir. Cumhuriyet’in erken dönemlerinde, Başkent Ankara’nın nüfusu en fazla 40-50 binler düzeyindeyken, Ankara’da yaşayan devlet erkânının ve Ankaralıların bu meydanlara ilişkin ne düşündüklerini tam olarak kestiremiyoruz. Ancak 1950’li yıllara kadar geçen süreçte öngörülen meydanların farklı planlama çalışmalarında değiştirildiği, uygulamalarda müdahaleye uğradıkları bilinmektedir. Örneğin Falih Rıfkı Atay bu durumu 1945 yılında Ulus Gazetesi’ndeki bir yazısında şöyle eleştirmektedir:

“Şehirciler ve mimarlar, uzmanlıkları şehircilik ve mimarlık olmayanların emirlerine veya dileklerine alet olmaktan kurtarılmalıdır. Uzman olmadıkları için elektrik tesislerini çözüp bağlamağa cesaret edemeyenler, bir yapı plânı, bir park plânı, bir meydan plânı ve bir mahalle plânı üzerinde çocuklar gibi oynamışlar veya oynamaktadırlar. Bütün memleketi temelden çatıya kuracak olan bizlerde bu illet, tehlikeli bulaşık hastalıklara karşı olduğu kadar savaşılarak giderilmek lazımdır.”

Gerçekten de kent planlamasının farklı aşamalarından başlayarak Cumhuriyet tarihi boyunca Başkent Ankara için yapılması öngörülen bu meydanların ya tasarım sürecindeki karar değişiklikleri ya da uygulamadaki müdahalelerle meydan vasfını kaybettiği ya da ortadan kalktığı görülmektedir. 1924-25 yıllarında Lörcher Planı’nda öngörülen bazı meydanlar daha sonra 1928 yılında yürürlüğe giren Jansen Planı’nda şekil değiştirmiş ya da korunmayarak ortadan kaldırılmıştır. Daha sonraları da günümüze gelene kadar, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasındaki meydanlardan çok azının büyük ölçüde meydan vasfıyla ve tasarımıyla kaldığını söyleyebiliriz. Meydanlara ilişkin bu dönüşüm sürecinde önceleri tasarımcılar arasındaki bakış farklılıkları, daha sonraları da kent yöneticilerinin siyasi kaygıları etkili olmuş gibi görünmektedir. Bu yazı kapsamında varlığını sürdüren ya da bir şekilde karakteri değişen meydanların bazılarına kısa kısa değinmeye çalışacağım.

Ancak bu çabaya girişmeden önce özetle bir meydanı meydan yapan nitelik ve boyutlara da değinmenin yararlı olduğunu düşünüyorum. Böylece bugünlerde yapılmaya çalışılan meydanlarda neyin eksik olduğunu düşünerek Ankara’nın kaybolan meydanlarını ele almaya başlayabiliriz:

“Zamansal” olarak bir meydan; geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ilişki ve sürekliliği fiziksel yapı, işlevsellik, mevsimsel ve gündelik döngüler temelinde ifade edebilmelidir. Altın çağ arayışına ya da bir dönemi öne çıkarmaya uğraşmamalıdır. Herhangi bir yönetim meydanların ismini değiştirme ya da kendinden öncekilerin izlerini silme çabasına girişirse bu sadece o meydanı eksiltir.

“Doğal” olarak bir meydanın peyzajı kendi başına bir değerdir ve akustik, atmosferik, gölgeleme ve yansıtma, görünüm, mikro klima, denetim/mahremiyet ve diğer birçok açılardan tarihsel süreklilikleri olmalıdır. Bu unsurları çoğunlukla meydanı tanımlayan yapılar belirler.

“Grafik” açıdan bir meydan imaj, şekil, renk ve işaretleriyle kendisine özgü bir ortam dili oluşturmalıdır. Dünyanın ünlü pek çok meydanında kimi zaman bir tabela, bir ağaç o meydanın tanımlayıcı unsuru haline geliverir.

“Mimari” açıdan meydanın fiziksel özelliklerini meydana getiren tüm unsurlar (binalar, yer kaplamaları, anıtlar vb.) meydanın tarihsel işlevini meydana getiren ana kavramsal çatıyla tutarlı olmalıdır. Bir meydanı meydan yapan etrafındaki yapılardır desek yanlış olmaz.

“Mekânsal” boyutta, meydanı oluşturan kent parçaları, sınırlar, izler, nirengiler ve düğüm noktaları meydanın tarihsel anlamlar dağarcığını zedelemeyecek bir açıklık ve yalınlıkla ifade edilmeli, korunmalıdır. Bir meydan çoğu zaman kentte hem bir başlangıç hem de nihayettir. Şehirde aylaklığa çıkanların uğrak noktasıdır.

“Psikolojik” olarak, meydan estetik, eğlence, eğitim, kaçış ve daha birçok deneyimin yaşandığı bir sahne niteliğindedir ve bu sahnede farklı deneyimlerin nasıl bir dengede var olacakları, bu dengenin kentsel algıyı nasıl dönüştüreceği dikkatle ele alınmalıdır. Her birimiz için meydanlar aklımızdan çok duygularımızla okunan yerlerdir.

“Fizyolojik” bakımdan, meydan görme, tatma, dokunma, duyma ve koklama duyularını belirgin anlam atıflarıyla uyaran bir kurguyu sunmalıdır. Meydan denince aklımıza etrafta tattığımız lezzetler, kokular ve seslerin gelmesi boşuna değildir.

“Evrensel” düşünülünce bir meydan “herkesindir”. Her yaş grubuna, engellilere, toplumun dezavantajlı kesimlerine, tüm etnik ve dini gruplara açık bir niteliğe sahip olmalıdır. Hatta dünyanın öte ucundan gelen birisi bile bir yerin meydan olduğunu anlayabilmelidir.

“Sosyal” süreçte bir meydan kentsel bir atmosfere sahiptir. Festival, konser, protesto gibi planlı faaliyetlere, plansız karşılaşmalara, oturma, seyretme, yeme ve aylaklık etme gibi eylemlere mekân olma niteliğini taşımalıdır. Bunların olmadığı bir yer fiziksel olarak meydan gibi görünse de tam olarak meydan vasfı taşımaz.

“Kültürel” boyutta bir meydanın “somut olmayan” bir kültürel sürekliliği olduğu söylenebilir. Her meydanın kendine özgü davranış biçimleri, şarkıları, edebiyatı ve deneyimleme yolları bulunur. Meydana müdahale bu yapıya da müdahaledir.

“Yeniden Canlandırma” bir meydanın tarihsel ihtiyacı olabilir. Meydanın farklı boyutlarını bir cerrah hassasiyeti ile ele alarak meydanı daha zengin bir deneyim mekânı, bir kamusal mekân haline getirmek uğraşı önemli bir kentsel faaliyettir. Ancak, bu tür bir müdahale bir cerrah hassasiyeti gerektirir.

“Dayanıklı ve Sürdürülebilir” bir meydan anlayışı tasarımın kalbinde yer almalıdır. Meydan karşılık veren ve sorumlu bir yaklaşımla değişen koşullara cevap verebilen, müdahaleler karşısında kendini yenileyebilen ve farklı kuşaklara eşit tepki verebilen bir yer olmalıdır. Meydanlar güvenlik tehditleri gibi durumlar karşısında kendisini koruma ve sürdürme mekanizmalarına sahip olmalıdır.

Meydan bir “hisler” demetidir. Dünyaca ünlü kamusal mekânlar olarak meydanlar özgün ve çekici bir yer hissi yaratır. Bu his yer, zaman, keşif ve merak duygularını bükerek kentin olağan akışında bir farklılık yaratır. Yazıya ya da söze gelmeyen bu his, gizil bir güç gibi meydana ruhunu verir.

“Katılımcılık”, hem tasarımda hem sahiplenmede anahtar unsurdur. Tasarım ihtiyaçlarının belirlenmesinde kullanıcının ortak aklının belirlenmesi, tasarım alternatiflerinin oluşturulup katılımcı bir süreçle olgunlaştırılmasında disiplinler arası yaklaşımın benimsenmesi bir meydanı kamusal alana dönüştürme potansiyeline sahip kendi başına yaşamsal bir kentsel faaliyettir. Bu sebeple kenti yönetenler meydanlara müdahalelerini kentliye sorarak gerçekleştirmelidir.

Kamusal alan olarak meydanların “öykü”leri vardır. Bu öyküler meydanları üzerine inşa edildikleri kavramlarla birlikte anlamlı ve hatırlanır kılarlar. Meydanların düzenlenişi bu öyküleri tekrar ve yeniden anlatma yetisine sahiptir. Öyküsü olmayan bir meydan ise yaşamamaktadır.

Bu kavramlar ışığında baktığımızda tarihsel süreçte bir meydanı yok etmek kadar, yapmak da zordur denilebilir. Ama önce Ankara meydanlarının ne tür süreçlerle ve müdahalelerde değiştiğini örnekleriyle görmek gerekir.

(Devam edecek)

II. Bölüm: Ulus, Hergele(n), Hükümet Meydanları

III. Bölüm: Kızılay, Tandoğan, Zafer Meydanları, 24.07.2018

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here