“Akşam odası olacaktı burası. Kışın, perdeler örtüldüğü zaman, birkaç ışık noktasıyla -kitaplıkların durduğu köşe, müzik dolabı, yazı masası, iki kanepe arasındaki sehpa, aynadaki belli belirsiz yansımalar- tüm nesnelerin, cilalı tahtanın, zengin ve ağır ipeğin, kesme kristalin, yumuşacık derinin parlayacağı gölgeli büyük mekânlarla huzur dolu bir liman, bir mutluluk ülkesi olacaktı.”
Şeyler, Georges Perec

En son hangi eşyanı kaybettin?
Kulaklık?
Bu sefer çok iyi bakacağın o kalem?
98’inci çorap teki?

Eğer bir de iflah olmaz dalgınlardansan, bu liste uzar da gider. Kiminin ardından ağıtlar da yakmışsındır. Çocukluk atkın, geçen mevsim ödünç alınıp hiç geri dönmeyen başucu kitabın, en yakın arkadaşının yaş günü hediyesi… Birini Kızılay dolmuşunda, birini Ulus’ta bir kafede, bir diğerini şehir hatları vapurunda son defa görmüşsündür. Mekan konusunda biraz daha şanslıysan, bir güvenlik görevlisi ya da kasiyere, “Bulursanız lütfen haber verin…” deyip numaranı karalayıp uzatmışsındır bile.

Bulamadıysan (kulağında dört yapraklı yoncan yoksa çok da ümitlenmeye gerek yok zaten), benzerini gördükçe anarsın, bir fotoğraf karesinde gördüğünde, eski bir yüzü hatırlar gibi hatırlarsın onu.

Ama her eşyaya nasip olmaz bu kadar mücadele. Bazılarına olur.

Çünkü bazı ‘şeyler’ diğerlerinden daha kıymetlidir.

Birçok ‘şey’ ise hiç yükselemez o ‘kıymetliler’ mertebesine. Hikâyelerini peşlerinde sürükleye sürükleye değil de, bir alışveriş torbasında sallana sallana evimize giriveren şeylerden bahsediyoruz. Biraz balık hafızalı olur bunlar. Ne hatırlar, ne de hatırlatır. Gardırobunun ya da oturma odasının bir köşesinde, kendileri gibi evine düşüvermiş yığınların arasında kullanılacağı anı bekler durur. Hansel ve Gretel’in ekmek kırıntıları gibi hafızanda dönüp topladığın o ‘şeyler’den olamaz hiçbir zaman. Şanslıysa sosyal medya hesabındaki birkaç kareye girebilmiştir, fazlasını beklemek de haddine değildir zaten. Geçmişi geleceği belirsiz bir uzay taşı gibi gelir geçer hayatından. Hikâyesi yoktur ki!

Ya da biz öyle zannederiz.

Kendine aldığın son gömleği anımsa şimdi. Kesimine, desenine baktın, “Güzel düşünmüşler,” dedin belki. Parmaklarını kumaşında gezdirdin. “Yeri iyiymiş,” dedin. Biraz evirip çevirip dikişlerini inceleyip “kaliteli işçilik” diye düşündün. Fiyat etiketini yakasının arasından yakalayıp,  “Yüzde kaç kâr koyuyorlar kim bilir?” diye merak ettin bir an. Fabrikatörlerin, tasarımcıların, dikiş makinesinin başında harıl harıl çalışan siluetleri belli belirsiz oluştu zihninde. Biraz daha geriye gidince pamuğun dalından koparılışı, internette rast geldiğin birkaç haber geldi gözünün önüne belki. Uzak bir gezegenin isimsiz halkı tarafından gardırobuna armağan edilen bu yeni parçanın nasıl ‘var oluverdiğini’ hiçbir zaman öğrenemeyeceksin büyük olasılıkla. Marka etiketine de tahammül edemeyenlerdensen hangi gezegenden geldiğini bile unutabilirsin.

Kaynak: crazyfoxes.wordpress.com

Üst üste örtülen her etiket, bitmek bilmez katalog çekimleri, vitrin dekorları, mağaza ışıkları, kırmızı panolarda indirim ilanlarının ardında uzaklaştıkça uzaklaşır bu garip gezegenler. Üzerine düşen parıltılı spotların altında sessizliğe bürünür de, bir plastik parçasının ucunda sallanan bir etiket konuşur onun yerine. Mecburiyetten bir “Made in …” dokumasına kalır onların sözcülüğünü yapmak. Etiketin devamındaki Tayland’lar, Hindistan’ların da, lise arkadaşının Instagram’ındaki Güney Asya’ya pek benzemediğini bilirsin içten içe de, alternatifi de aynı bilinmezlikteki Çin’ler Bangladeş’lerdir. Tıpkı her süpermarket alışverişinde olduğu gibi, aldığın ürünün ardındaki bin bir yaramazlığı bilmezden gelmekten başka çare yoktur bazen.

Bu etiketlerin ardında, her ürünün, bizimle buluşmasından çok önce başlar hikâyesi de, her zaman mutlu sonla bitmez. E böyle karanlık hikâyeleri de kimse anlatmak istemez haliyle. Bu döngü de böyle sürer gider. Gider mi sahi?

Karanlıklara düşmesin zihnin, zira bu yazı mutlu sonların mümkün olduğuna ikna olmuş, bunu mümkün kılmak için canla başla çalışan bir kalemden çıkıyor. Ankara’da (evet!), adil bir üretimin mümkün olduğuna inanan ve bu garip galaktik düzende, ışık yıllarını aşıp üreticilere ses veren bir ekip var. Joon olarak, yerel üreticilerin ellerini tasarımın dönüştürücü gücü ile buluşturuyoruz. Bu buluşmadan üreticilerinin hikayesini taşıyan, onların emeğine var gücüyle ses veren ürünler doğuyor. Evet, mutlu bir sonu olabilir ‘şeylerin’ hikayesinin, ama ancak seninle mümkün.

Bu ilk yazımız dönüşüm için bir açık davet. Lavarla’nın davetkar ritmi ve Joon’un kaleminin iş birliğiyle ortaya çıkan ‘Bir Hikâyesi Var’ serisi umutlu sorularla devam edecek.

Şimdi bir düşün.

Sahip olduğun ürünlerin, kaçının hikâyesini biliyorsun?


Kapak Görseli: No Man’s Land, Christian Boltanski (düzenlenmiştir)

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here