Kentin (ve kentliliğin) farkına vardığı anda kendini betonların, asfaltların ve peyzaj ürünü ağaçların teneke boşluğunda hisseden Ankaralı bir genç olarak sığındığım barınak Gençlerbirliği oldu.

Bahsettiğim boşluğun, artık gına getirmiş bir klişe olan Ankara’nın gri şehir imajıyla hiçbir ilgisi olmadığı gibi (bu kentin birçok metropolden daha yeşil olduğuna kalıbımı basarım) Gençlerbirliği’ni her derde deva bir ilaç olarak gördüğüm de düşünülmesin. Gençlerbirliği’ne sığınışım, bu teneke boşluğunun içerisinde bir birey olarak kendimi gerçekleştirmekle alakalı. Sokaktan tribüne, tribünden bir kulübün soyut varlığına, oradan tekrar tribüne ve son durak olarak (eve dönüş gibi) sokağa dönüşümün (bol parantezli) hikâyesini, bir iz sürücü gibi takip etmek istiyorum.

Sokak

Dışkapı, Ulus, Sıhhiye, Kızılay (Yenişehir), Kavaklıdere, Gaziosmanpaşa, Çankaya… Büyük ölçüde Atatürk Bulvarı hattı üzerinde yer alan ve bir ucundan diğerine doğru yürürken, zaman tünelinde olduğunuzu hissettiren semtler… Yani sokak dediğimiz şey (bunun içine caddeleri, bulvarları, otoyolları da dahil ediyorum) özlerinde ulaştıran ve birleştiren şeyler gibi görünseler de bizim iz sürüşümüzün en başında, Ankara’yı ikiye bölen ve Ankara’nın içinde iki ayrı kimlik yaratan bir araç olarak ortaya çıkıyor.

Ulus ile Kızılay’ı, Dışkapı ile Kavaklıdere’yi birbirine bağlayan bulvarlar ve caddeler, bu merkezler arasında bir difüzyon imkânı sağlamıyor çoğu zaman. Benim çevremdeki birçokları için, kentin Sıhhiye Köprüsü’nün kuzeyinde kalan kısmı suçla, kirlilikle ve bazen de günahla özdeşleşiyor. Ankaragücü ile Gençlerbirliği’nin on yıllardır devam eden rekabetini anlatan İmalat-ı Harbiye, Ankara Sultanisi’ne Karşı adlı belgeselde (Tanıl Bora, Funda Cantek, Levent Cantek gibi değerli hocalarımız özellikle bu konuya değiniyorlar) Cumhuriyet’in Ankara’ya yüklediği yeni misyonla, Atatürk Bulvarı hattı üzerinde genişleyen kentin (diğer bir deyişle Yenişehir’in), İstasyon Caddesi hattı üzerinde kalan eski Ankara’dan ayrılışı ustaca özetleniyor. Bu bir noktada kesişen ama iki ayrı yöne doğru ilerleyen caddeler, bir noktaları kesişen ama birbirinden farklılaşmaya mahkum olmuş iki farklı Ankaralının da doğuşunu simgeliyor.

İstasyon Caddesi hattından, Ulus’tan, Cebeci’nin arkalarından, Saimekadın’dan, gecekondulardan, küçük ibadethanelerden bozma evlerden; yönünü bir şekilde hep Yenişehir’e dönmüş ve bir gün, o çok arzuladığı apartmanlara, kaloriferli evlere, geniş caddelere kavuşmuş bir ailenin torunuyum ben. Önce Keçiören… (Anneannemlerin evinde, müthiş bir heyecanla karşı kaldırımdaki itfaiyelerin harekete geçişlerini seyretmeye bayılırdım.) Sonra Batıkent, Ümitköy, Eryaman gibi uydu kentler… Geniş ailenin her bir ferdi, kendi ekonomik kazanımlarının imkân sağladığı ölçüde bu yeni Ankara’nın farklı semtlerine, ama hiçbirinde Ankara’nın var olmadığı, yalnızca araba plakalarının 06 olduğu, sözüm ona Ankara semtlerine taşındılar. Bir çocuk olarak benim rotam ise Keçiören’den, Eryaman’dan, Gölbaşı’ndan, İncek’ten geçtikten sonra Bilkent’e vardı. Gerisi Incognita!

Kuzey, Ankaragücü! Güney, Gençlerbirliği!

Sıhhiye Meydanı’nda, Hitit Güneş Kursu Anıtı’nın yanında durup, Atatürk Bulvarı hattı boyunca bir güneye, bir de kuzeye bakıyorum. Kuzey’de, artık birer masal hâline gelmiş, puslu ve romantik bir ayna gibi, ailemin geçmişi… Beyaz badanalı, çinisiz, kubbesiz (kiremit çatılı) camiler; birer maketi andırır şekilde restore edilmiş eski Ankara evleri; kilit taşlı, kötü aydınlatılmış dar sokaklar; unutulmuş eski sevgili gibi mahzun bir hatırası kalmış Gençlik Parkı; duvarları sidik kokuyor olsa da manzarası insanı büyüleyen Ankara Kalesi; ve İmalat-ı Harbiye yani Ankaragücü…

Güney’de, on sekiz yaşında Ankara’nın taşrasından çıkıp Bilkent’te Uluslararası İlişkiler okumaya başlamış bir Eugène de Rastignac’ın fethetmek istediği eğreti bir metropol… Kümelenmiş konsoloslukların arasındaki geniş ve ışıklı bulvarlar; üstü açık bir alışveriş merkezini andıran, insan kalabalığında oksijensizlik hissi yaratan Kızılay sokakları; dünyanın en güzel çekirdeklerinden getirtip aromatik kahveler demleyen üçüncü nesil kahveciler; hiç yukarısına çıkamamış olsam da manzarasının insanı büyülediğinden emin olduğum Atakule; ve Ankara Sultanisi yani Gençlerbirliği… [Ankara Sultanisi’nin (Taş Mektep) yahut bugünkü Ankara Atatürk Lisesi’nin Hitit Güneş Kursu Anıtı’nın kuzeyinde kaldığını söyleyecek olursanız canınızı yakarım, yapmayın.]

Gençlerbirliği Ankaragücü derbisinden bir sahne.
Türkiye’nin en sosyolojik derbisi, 7 yıl aradan sonra Süper Lig’de ilk defa, bugün saat 16.30’da oynanacak.

İşte, 18 yaşında, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü burslu kazanarak, kentin çeperinden merkezine inen Said’in, Atatürk Bulvarı’nın ortasından, Hitit Güneş Kursu Anıtı’nın yanından gördüğü Ankara özetle buydu.

Tribün

Bilkent’te üniversiteye başladığım zaman, şehir dışından okumaya gelmiş olanlarla aramdaki tek fark şuydu: Onların, içlerine düştükleri bu kenti karşılaştırabilecekleri yahut bu kentten sıkıldıkları zaman özleyebilecekleri memleketleri vardı. Ben ise çocukluğundan beri bu kentin çeperinde dolaşmış, çeperdeki diğerleri gibi otobüslerle ve trenlerle kente gelip gitmiş biriydim. Yani ne tam Ankaralı sayılırdım ne de ait olduğum başka bir kent vardı. Gençlerbirliği tribünleriyle tanışmam işte bu yersiz yurtsuzluk kavramıyla yakından ilgili.

Gençlerbirliği tribününde tanıştığım insanların çok çok azı doğuştan kırmızı karalıydı. Yukarıda bahsettiğim belgeselde, Gençlerbirliği’nin merhum başkanı İlhan Cavcav, Ankaragücü taraftarlığının babadan oğula miras kalmasını derin bir imrenmeyle anlatıyor. Hâlbuki, Gençlerbirliği tribününde herkesin bir taraftar olma hikâyesi var, bu takımı tutmalarının arkasında bir denk gelmeden ziyade bir tercih yatıyor. Birçoğu kendilerini ve kentlerini fetheden birer Fatih’ler. Benim Gençlerbirliği tribününe girmem, futbolun imajının yerlerde süründüğü ve seyir zevkinin her geçen gün azaldığı yıllarda Gençlerbirliği kombinesi almamın da arkasında da bir dizi tercih yatıyor.

Nasıl ki kırsal alanda toprak sürülür, besi hayvanları güdülür, özetle doğaya ait olan şey yine doğanın içinde işlenirse; kentte de işlenen şey insan ve insanlıktır. Kentin konusu çoğu zaman doğal olan değil, ARTificial olandır. Gençlerbirliği tribününde insanı herhangi bir homo sapiens’ten ayıran şeylerin; iyi birer vatandaş olmanın, iyi birer arkadaş-eş-dost olmanın, kentli bir kültürü paylaşmanın taşları döşeniyordu. Gençlerbirliği taraftarı centilmendir, tribünde küfür etmez, şiddete-ırkçılığa-cinsiyetçiliğe-homofobiye-ayrımcılığa karşıdır, onlar için kazanmaktan daha önemli olan şeyler vardır.

Gençlerbirliği tribünlerinde asılan kadına yönelik şiddet karşıtı pankart.
Gençlerbirliği tribününde açılmış bu pankart, Gençlerbirliği taraftarının duruşunu çok güzel özetliyor. (Z harfinin altında Tanıl Bora’yı görebilirsiniz.)

Belki birçoğunuza alakasız gelecek bir örnek vermek istiyorum: Diğer takım tribünlerinde, çok sefer, üstlerini çıkarıp yarı çıplak tezahürat eden erkek yığınları gördüm ama buna benzer bir şeye Gençlerbirliği tribünlerinde hiç rastlamadım. Çünkü bizi orada bir araya getiren şey, üniformalarımızın altındaki 46 kromozomlu insan eti yani üryan doğduğumuz doğal cesedimiz değil, onun üzerine giymeyi tercih ettiğimiz kırmızılı siyahlı formalarımız, tişörtlerimiz, gömleklerimiz, atkılarımızdı… Biz orada rastgele yan yana geldiği için birbirinin tarafını tutan insanlar değildik, birbirinin tarafını tutmaya değecek insanların yanında olmak için yan yana geldik.

Ankara 19 Mayıs Stadyumu Maraton Tribünü’nde; hiç kimseyi tanımadan, hiç kimseyle tanışmadan ama hepsini yakın birer arkadaşımmış gibi tanıdığımı hissederek ve hiç kimseyi rahatsız etmeden, kendimi hiç kimseye göstermeden var oluşumun hikâyesi işte budur.

Gençlerbirliği

Bir takım tutmak, maçlarına gitmek, galibiyete sevinip mağlubiyete üzülmek, benzer duyguları yaşayan insanlarla bir arada olmak, maç sonrası buluşup bir şeyler içmek, yeni dostluklar kazanmak, afişler-marşlar-koreografiler üretmek, kentin renklerini alıp kente renklerini vermek… Tüm bunlar insanın kentle olan bağlarını kuvvetlendiren, yersiz yurtsuzluğunu bir nebze azaltan şeyler. Gençlik Parkı’nda, kahvecilerin piri Recep Özgen’in bahçesinde nargile içip 19 Mayıs Stadyumu’nu kırmızı-siyahla boyadıktan sonra Kızılay’a doğru yürürken kendimi kentli hissedebiliyordum.

Ama ben kentlileşirken Gençlerbirliği’nin (ve futbolun) kentten kopuşuna acıyla şahit oldum. 2017-18 sezonunda kırmızı-siyahlıların 29 yıllık macerasından sonra Süper Lig’e veda etmesiyle birlikte (bunu bir sebep olarak belirtmiyorum, yalnızca bir zaman zarfı olarak kabul edin) bir Ankaralı olarak, futbola, tribüne, taraftarlığa ve Gençlerbirliği’ne karşı tutumumu da değiştirmem gerekti.

Gençlerbirliği’nin ve Gençlerbirliği taraftarlığının dönüşümüyle birlikte, bu sefer Gençlerbirliği’nden başlayarak, önce tribüne, sonra ise sokağa dönüşümün izini bir sonraki yazımda takip edeceğim.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here