Bu bir serzeniş yazısıdır. Mezun olmanın türlü halleri, can sıkıcı belirsizlikleriyle; iş bulamama, bulsan akrabanın hazırda beklettiği “evlilik ne zaman” gibi yerli yersiz sorularla uğraşmak yetmezmiş gibi – ve bu zorluklar dolayısıyla – bir hasret iyice yer edinir içinde: Üniversite yılları. Bu özlemin daha derinden yaraladığı biçimse, okumak için geldiğin, köşesinde bucağında anılar, arkadaşlıklar, dostluklar ve aşklar biriktirdiğin şehirde; kent, üniversite yaşamı ile özdeşleşmişken, mezun olmak ve yine orada kalmak.

Yoksunluk hissi, özellikle güz aylarında, okul başladığında gösterir kendini. Kampüsün, kampüse giden servis duraklarının önünden geçerken, ellerdeki defterlerde, çantalarda okulunun amblemini gördüğünde, çoğu zaman ödev proje yoğunluğundan yakınan ama cuma gecesi çıkıp bir şeyler yapmaya her zaman vakit bulan, gülen eğlenen, öğrenci arkadaş gruplarına rastladığın zamanlarda.

Dostları görmek, gerekli belgeleri temin etmek için veya önemli önemsiz bahaneler ile nizamiyeden içeri girdiğinde ise, bu defa; gözlerin yarı açık, uyuklarken derse yetişmekler, bina önlerinde ayazda sigara içmekler, amfilerde arka sıraları yer bilip kitap okumaklar, akşamki kulüp etkinliğini düşünerek bitirdiğin günler gelir aklına. Tabii ilk bakışlar, sarılmalar, kavgalar, akşam yürüyüşleri, konserler, etkinlikler de film şeridindeki diğer kareleri oluşturur.

Elbetteki dört senenin (ucu açık) her günü her zaman güllük gülistanlık değildir. Teslim tarihlerine makale yetiştirmek, vize final haftalarında, birikmiş onca konuyu çorba etmeden iyice zihinde yerlerine yerleştirmek için sabaha kadar uykusuz kalınan geceler. Bu gecelerin sabahında uyuyakalmalar ve sınavı kaçırmalar (Liselilere garip gelir belki, amfilerin ilk sıralarını mesken bellemiş çalışkan öğrencilere de, ama çok örneği vardır. Çok şükür öyle bir şey başıma gelmedi.) proje gruplarındaki arkadaşlarla, hocalarla yaşanan sorunlar, binbir hevesle peşine düşülen ama öğrenci dekanlığından bütçe onayı alamayan topluluk faaliyetleri. Belki son sınıfta olan ve saydığım saymadığım konulardan bezmiş kimseler, mezuniyet sonrası durumun her şekilde daha kolay olacağını iddia edecektir.

Üzgünüm. Sonrasının zorluğu bambaşka oluyor. Ki bunu da tecrübe etmeden kabul etmek imkansız olacak muhtemelen. Diplomayı alır almaz iş bulan, yüzük takan ve bu şekilde hayatını iki adımda düzene koyacağını zanneden kişilerden bile, laf arasında çok şikayet, çok âh işiteceksiniz. Kendiniz yaşamadan da anlayamayacaksınız.

İyi veya kötü alışmış olduğunuz, en azından basamakları, rotası belli olan üniversite yaşamından sonra, sudan çıkmış balığa dönüyorsunuz. Hani o canınızı çok yakan anılar bile güzelleşmeye başlıyor, en azından bir buruk tebessüm haline bürünüyor. Diğer yandan, öğrencilik yaşamını hatırlatan şeylere, kişilere, mekanlara rast geldikçe özlem acılaşıyor. Siz daha hazırlıktayken orada kaç yıldır olan ve şimdi hâlâ okula uğradığınızda gördüğünüz, öğrenciliği meslek edinmiş aylaklara (varoluşculuğa dair metinleri hatırlayalım, olumsuz bir sıfat olarak düşünmeyelim) özeniyorsunuz sonra. Keşke uzatsaydım, keşke daha çok bilincinde olsam, o zamanların keyfine tadına varsaydım cümleleri dökülüyor dilinizden ister istemez.

Yanıbaşınızdaki, belki bir otobüs mesafesindeki, bir dönem hayatınızın merkezinde olan şey, günden güne yabancılaşacak size, aşina olduğunuz yüzler zamanla azalacak, tanıdık kimse kalmayacak o koridorlarda, ardınızda bıraktığınız (ya da bıraktığınızı sandığınız) izler silikleşecek. En fenası da, iş güç ev bark gailesi ile uğraşırken, bir zaman sonra, mezun olduğunuz üniversiteyi özlemeye bile vakit bulamayacak olmak.


Görseller:

Kapak

Bilkent Çim Alan

Bilkent Kütüphane

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here