Flanör Cebeci’den Kızılay’a yürüyerek başladığı gezintisine devam ediyor. Gündelik hayatın izini sürüyor, kentin yaşanmışlıklarla dolu sokaklarını adımlıyor. Hatırlıyor, hatırlatıyor. Flanör’ü en son E. ile el ele, Ankara Kalesi’nde bırakmıştık. Şimdi Beşevler yürüyüşünde ona eşlik ediyoruz. 

Mevsimlerden Ağustos. Havanın durumu belirsiz. Gökyüzünde sert bir mücadele var. Yağmaya hevesli yağmur bulutlarıyla onların arasından kendisini göstermeye çalışan güneş, yukarıda bilek güreşi halinde. Tüm bu kavganın uzağında, Ankara Üniversitesi’nin spor salonundayım. Havuzun kenarında ikilemdeyim, suyun içerisine yavaş mı yoksa hızlı mı dalış yapmalıyım? Kararsızlığımı yan kulvarda havuza bombalama bir şekilde atlayıp suyun önemli bir kısmını üzerime boca eden çocuk bozuyor. Onun sayesinde suya girmeden yüzmüş kadar oluyorum. Çocuk estetikten uzak atlayışından sonra gülümseyerek su yüzüne çıkıyor. Havuzun temizliğinden şüphesi olduğu taktığı şeffaf eldivenlerden, bonesini ve havuz gözlüğünü sıkı sıkıya kapamış olmasından belli olan orta yaşlardaki kadın yüzücü durumdan hiç memnun değil. Siyah çerçeveli gözlüğünün altından, bombalamacı çocuğu sert bir şekilde kınadığı belli oluyor. Ben de daha fazla kontrolsüzce ıslanmamak için suya yumuşak bir giriş yapıyorum. Serbest stille parkurda yüzmeye başlıyorum. Tek başına, dünyanın tüm uğultusundan uzakta sessizce yüzmenin, insana şüphesiz iyi gelen bir tarafı var. Kulaç atarken aklıma Murakami’nin şu sözleri geliyor: “Başkalarına karşı sayı almam gereken yarış türlerinden nefret ediyordum. Ben daha çok durmadan yüzmek istiyordum, yalnız ve sessizlik içinde.” Bir süre sakin ve huzurlu bir şekilde yüzüyorum. Suyun içinde biraz dinlenip havuz mesaimi tamamlıyorum. Yüzmek yerine suya bombalama bir şekilde atlamayı tercih eden çocuk ise başka atlama şekilleri icat edip havuzun suyunu karaya boşaltmakta kararlı görünüyor.

Kurulanma işlerini tamamladıktan sonra, spor salonundan çıkıyorum. Biraz önce tam tepemizde gerçekleşen gökyüzü muharebesinin ilk raundunu güneş kazanmış görünüyor. Lakin bulutlar pes edecek gibi değil, topladığı birkaç yağmur bulutuyla kuzey yönünden bir kez daha gelmekte. E.’yle Bahçeli’de buluşmak için kampüsün dışına doğru yürümeye başlıyorum. E. Hacettepe Beytepe’den gelecek. Spor salonunun yanındaki, mezuniyet törenlerinin yapıldığı geniş çimlik alanı geride bırakıyorum. Tartan pistte birileri koşturuyor. Geniş çimlik alanın içerisinde de, güneşin açmasını fırsat bilip voleybol oynayanlar, çimene uzananlar var. Yürümeye devam ediyorum. Ağaçların üzerine asılmış bir not dikkatimi çekiyor: “Sincap geçididir dikkat edin!” Başımı yola doğru çevirince iki sincapla göz göze geliyorum, geçiş üstünlüğünü onlara bırakıyorum. Sincaplar son sürat bir ağacın tepesine doğru tırmanıyor. Söz konusu sincaplar olunca, kurallara uymak zorundasınızdır. Sincap geçidini arkamda bırakıyorum. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinin tarihi binası karşılıyor beni. Bu bina, 1943 yılında Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanmış. Binanın etrafını çiçekler sarmış, uzaktan harika bir görüntü veriyor. Fen Fakültesi binasını da geride bırakarak kampüsten çıkıyorum.

Beşevler Yürüyüşü Ankara Üniversitesi Sincap GeçidiBeşevler’e doğru yürüyorum. Yolumun üzerinde boş bir masa ve sandalye var. İçimden, birileri yine Godot’yu beklemekten sıkılmış diyorum. Caddenin karşısında neon ışıklı nargile kafeler ve dönerciler var, gözümü onlardan sakınmaya çalışıyorum. Otantik Blade Runner atmosferi havuz sonrası hiç sarmayabilir. Işıklardan karşıya geçiyorum. Yolun ortasında kükreyen aslan heykeli var, buradaki varlığına bir anlam veremiyorum. Dögol caddesinin, evet caddenin adı aynen böyle yazılıyor, tam ortasındayım. Fransa’nın bir dönem en sert liderlerinden olan ve 68 öğrenci hareketini de şiddetle çözmeye çalışan Charles De Gaulle, 1969 yılında Ankara’yı ziyaret etmiş, dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’la birlikte Tandoğan Caddesi üzerinden halkı selamlamıştı. De Gaulle, bir zamanlar ziyaret ettiği kentte isminin bu şekilde anılmasına ne derdi acaba? Gerçi, Ferhan Şensoy okuyanlar, yazarın Galatasaray Lisesi’ndeki lakabını bilirler, bence.

Emek Yürüyüşü - Dögol Caddesi

İşin garibi, yolun karşısında yer alan butik mağazanın ismi de De Gaulle Butik. Cevapsız sorulara yanıt aramayı bırakmalıyım diyorum kendime. Yoluma devam ediyorum. Beşevler Metrosu alt geçidine doğru gidiyorum. Merdivenlerden inmeden önce, biraz zamanlar Hacettepe Konservatuar binası olan, şimdi ise başka bir yere taşınan boş ve taşlık araziye bakıyorum. Moloz yığınları arasından fısıltılar yükseliyor. Geçmişte burada ders veren akademisyenlerin, enstrümanlarını çalmaya çalışan müzisyenlerin sesleri geliyor kulağıma. Bu sesleri benden başka kimse duymuyor ne yazık ki… Merdivenden aşağıya iniyorum. Yolun karşısındaki Bahriye Üçok parkının yanından geçiyorum. 1990 yılında evine bombalı paket gönderilip katledilen akademisyenin anısına dikilen heykelin etrafında kuşlar uçuyor.

Parkı geride bırakıyorum, Muammer Aksoy Caddesi’ne giriş yapıyorum. Tıpkı Bahriye Üçok gibi, bu caddeye adını veren Türkiye’nin yetiştirdiği kıymetli hukukçulardan Muammer Aksoy da 1990 yılında evinin önünde uğradığı bir silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. Cinayetin failleri her zaman olduğu gibi bulunamamıştı. Yakın uzak fark etmez, Türkiye tarihi yine canımı sıkıyor. Her şeyi kolayca unutuyor olmamız, geçmişle yüzleşemememiz, bilimle, hakikatle kurduğumuz çarpık ilişki sinirimi bozuyor. Bu cadde üzerinde bir zamanlar Muammer Aksoy’un oturduğu, Muzaffer Vanlı’nın tasarladığı iki katlı, kemerli, eski bir Ankara evi var. Geniş bahçesi ve yolun etrafındaki ağaçlarla bu caddenin en güzel yapılarından. Kafamdan bu düşünceler geçerken telefonum çalıyor.

Beşevler Yürüyüşü Muammer Aksoy

Arayan E., okuldan çıktığını, trafiğin durumuna göre yirmi dakikaya Bahçeli’de olacağını söyleyip istediğim yere oturmamı tembihliyor. Bize uygun bir mekân aramak için cadde üzerinde ilerliyorum. Büyük kavak ağaçları karşılıyor beni. Esintiyle birlikte yapraklar huzur verici bir şekilde sallanıyor. Yoluma devam ediyor, arada da kafamı yukarı kaldırıyorum çünkü yağmur bulutları son sürat tekrar bir araya gelme telaşında. Adımlarımı hızlandırıyorum. Bir dönem Ankara’nın en güzel sinemalarından biri olan Sinema On’un yanına geliyorum. Sinema On, 1990’lı yıllarda bu caddenin belki de Ankara’nın en popüler sinema salonlarından biriydi, alt katı bowling için ayrılmıştı. Şimdi burada da hayaletler fısıldaşıyor, çok uzun süreden beri kapalı. 90’ların sonunda, başta Yüzüklerin Efendisi olmak üzere birçok filmi burada seyrettiğimi hatırlıyorum. Hiç şüphesiz yol üstü sinemalarının kent kültürüne büyük katkısı var. Günümüzde ise bu kültürü hatırlayan pek yok.

Beşevler Yürüyüşü Sinema On

Geçmiş ve gelecek yine iç içe geçiyor bu noktada. Zihnimi toparlıyorum. Bir zamanlar sinema olan mekânın arka sokağında yer alan bara giriş yapıyorum. E.’ye nerede olduğuma dair bir mesaj gönderiyorum. O sırada gökyüzünde iki bulut birbiriyle çarpışıyor. Bu iyiye işaret değil, birazdan gökten kafamıza kovayla su boşaltılacak belli ki… Bu sırada kolları dövmeli, uzun saçlı bir garson yanıma geliyor ve bir isteğim olup olmadığını soruyor. Havaya uygun gider diye bir Guinness istiyorum kendime. Yağmur damlacıkları cama düşmeye başladı bile…. Garson arayı çok açmadan Guinness’i getiriyor. Siyah biradan bir yudum alıyorum. Fonda da İrlanda atmosferine uygun bir şekilde Thin Lizzy çalsaydı diye hayıflanıyorum. Yağmur giderek kendisini göstermeye başlıyor. Camın ardından insanların telaşlı hallerine bakıyorum. Bazısı panik halinde rüzgâra karşı şemsiyesini açmaya bazısı depar halinde evine ulaşmaya çalışıyor. Tentenin altına sığınmış olan bir kedi ise tüm kaosun içerisinde soğukkanlılıkla etrafa bakıyor, patilerini yalıyor. Yaşanan hava olayını en soğukkanlı bir şekilde karşılayan kendisi. Ankara’da yaz boyu yağmur yağdı. İleride bir kısa öykü olarak çocuklarımıza anlatacak kadar yağdı hem. Öykünün girişi şöyle olabilir bence: “Ankara’da yaz boyu sağanak yağmur devam etti. Hepimiz bunalımlı ve sıkıcı bir Radiohead şarkısına hapsolmuş gibiydik. Güneşi sadece Instagram’dan, tatile gidenlerden görüyorduk. Melankoliden ve kederden kendimizi ucuz biraya vermiştik.” Evet, 2019 yazını özetleyin deseler, bu öyküyü önlerine koyarım.

2019’dan geleceğe notlar kısmını doldururken, yolun başında E.’nin geldiğini görüyorum. E. yürürken rüzgardan saçları savruluyor, bir yandan saçlarını düzeltmeye çalışıyor diğer yandan da üzerindeki kot montu sıkıca kapatmaya çalışıyor. Uzaktan yine çok ama çok güzel gözüküyor. Onun yürüyüşü aklıma Edip Cansever’in dizelerini getiriyor: “Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki” Saçları birazcık ıslanmış, üzerindeki kot monta iyice sarılmış bir halde, hızlı adımlarla mekâna doğru geliyor. Gözlerimiz tam umduğum gibi bir araya geliyor ve yine harika bir gülümsemeyle gözlerini kısarak bana bakıyor. Onun yüzünde oluşan gülümseme benim görüp görebileceğim en güzel an oluyor.

E. içeri girip tam karşıma oturuyor. Kumral saçlarının ucuna bakarak biraz ıslandığını, şapşal gibi şemsiyesini evde unuttuğunu, yaz yağmurundan nefret ettiğini söylüyor bana. Mekânın ışığı saçlarına düşüyor ve harika bir ahenk sağlıyor. Üzerindeki montu ve çantasını kurutmak için sıcak bir yere yerleştiriyor. Ben ise onu yine hayranlıkla izliyorum. Kızarken yanaklarının kızarmasını, gülerken ela gözlerinin nefis bir şekilde kısılmasını ağır çekimde zihnime kaydediyorum. E. de kendisine bir bira söylüyor ve gününün çok yoğun geçtiğini, proje başvurularının onu çok yorduğunu anlatıyor. Hocalarının gereksiz kaprislerinden, üniversitenin berbat bürokratik anlayışından dert yanıyor. Sonra bana günümün nasıl geçtiğini soruyor. Havuzdaki hijyen meraklısı kadını, olimpik havuza bombalama dalış yapan çocuğu anlatıyorum, gülüyor. Biz bunları konuşurken gökyüzü karanlığa bürünüyor ve sağanak yağmur devam ediyor.

İkimiz de bir süre sessizlik içerisinde cama düşen damlalar arasından etrafı izliyoruz. Barda, Ortaçgil’den Şarkılarım Senindir çalıyor: “Sen varsın/ iyi ki varsın yanımda/ dokunmak istiyorum saçlarına/ şarkılarım senindir her zaman/ ben sen oldum işte o zaman.” Şarkının bu sözlerine sıra geldiğinde, E.’nin gözlerine dikkatle bakıyorum. Birini sevmek ama tüm yüreğinle sevmek onunla  yaşanılan anın biricikliğini ve kıymetini artırıyor. İçerisine girilen zaman diliminde biriken sıkıntıları, dertleri bir çırpıda unutturuyor. Bu yüzden bazen şartlar ne olursa olsun, mesafeler ne kadar uzarsa uzasın, yaşanılan anın güzelliği, imgesi her daim önümüze çıkıyor. Bir süre sonra yağmur diniyor. Su damlacıkları, camdan yavaşça süzülüyor. Biraları tazelemiyoruz. Yağmurun ara vermesini fırsat bilip evimize doğru yola koyulmaya karar veriyoruz. Yoldan şarap alıp akşama öyle devam etmek istiyoruz. Bardan dışarı çıkıyoruz E.’nin elini tutuyorum. Bana yine gülümsüyor ve yanağıma bir öpücük konduruyor. Rüzgâr kaldırım taşlarının önündeki yaprakları uçuruyor. İkimiz de son derece sert geçen hastane muharebesini kazandık. Anneler iyi, evlerinde. Her şey hiç beklemediğimiz kadar güzel gidiyor. Yavaş adımlarla eve doğru yol alıyoruz. Şüphesiz, herkesin eve yüklediği anlam çok farklıdır. Benim ev kavramım asla dört duvarla çevrili bir imge değil. Benim için ev, her şeyden önce sevdiğim kişidir çünkü kişisel hikâyenizi hep aşık olduğunuz kişinin yanına dönmek için yaşarsınız. Ben de E’nin elini tutarken evime, en güzel hikâyemin yanına dönüyorum.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here