Mart’ın ortası, Ankara’da hava çok güzel. Bahar cidden gelmiş. Gerçi birçok karasal iklim seven için hayal kırıklığı içeren bir kış geçirdik. Ankara bilindik soğuk yüzünü hiç göstermedi. Koca kış boyunca doğru dürüst kar bile yağmadı! Hakiki bir ayaz bizi perişan etmeden  kış bitti. Hiç hayra alamet değil. Kafamda mevsim değişikliğine dair sorularla Tunalı’da geziniyorum. Bahar aylarında burada  yürümenin, gezmenin tadı bir başka oluyor. Tunalı Dost’un yanından geçerek Kuğulu Park’a doğru yürüyorum. Tunalı Dost’u ne zaman görsem içimi bir endişe kaplıyor. Son zamanlarda buranın kapanacağına dair söylentiler ayyuka çıkmış durumda. Burası da kapanırsa bu civarda dolaşabileceğimiz hakiki bir kitapçı kalmayacak. Kızılay Dost’un önemi her zaman ayrı bir yerde benim için. Ama buranın sakinliğini çok seviyorum. Bir de Tunalı Dost’un kitap sayfalarından ilhamla tasarlanmış dış cephesini çok beğenirim. Orijinal, kendine has bir tarzı var bence. Her şeyin birbirine bu kadar benzediği dönemde, sırf bu yüzden böyle kitapçılar yaşamalı zaten. Biraz daha yürüyorum. Bu sefer Tunalı’nın  başka eski ve nefis mekanlarından Kıtır’ın önüne geliyorum. Belki bir bira içerim ümidiyle mekanın içerisine bakıyorum ama  yine çok dolu, hiç yer yok. Mekandan çok güzel müzikler geliyor. 90’ların ‘milli marşı’ No Doubt’ın Don’t Speak şarkısını işitiyorum hemen. Dönüşte belki yine uğrarım diyorum ve Kuğulu Park’a doğru yürüyorum.

Havanın mevsim normalleri üzerine çıkmasını fırsat bilen Ankaralılar, Kuğulu Park’ın içerisine doluşmuşlar. Burası uzun yıllardan beri[1] Ankaralılar’ın hayatında olan ve şehrin en güzel yerlerinden biri. Banklarda oturanlar, kuğuları izleyenler, çay içenler Instagram’da paylaşmalık selfie çektirenler başroldeler. Kalabalığın arasında dolaşıyorum. Biraz bankta oturuyorum. Güneş tepede, etrafında iki tane yağmur damlası için bile gönülsüz gözüken yağmur bulutu dolanıyor. Bir kuğunun yüzerken suyun üzerinde oluşturduğu dalga tepelerini izliyorum.  Yavaş adımlarla kulübesinin içerisine giriyor. Ben de Kuğulu Park’tan çıkıyorum. Tunalı Caddesi üzerinde yürümeye başlıyorum. Burası da oldukça kalabalık. Sokak müzisyenleri tüm ciddiyetleriyle caddeye konser veriyor. Kalabalığı yararak kulağımdaki tanıdık ezginin git gide uzaklaşmasıyla ilerliyorum. Sesler tamamen yittiğinde artık Kuğulu Çarşı’nın önündeyim. Burada Ankara’nın en güzel çizi romancısı ve sahafı Devr-i Alem Sahaf var. Burayı 10 yılı aşkın bir süredir çizgi roman tutkunu Ayhan Ataman[2] işletiyor. Ayhan Ataman, hem hoş sohbeti hem de piyasada bulunamayan kitapları bulmasıyla meşhur biri. Mutlaka uğranılması gereken yerlerin başında geliyor. Her zamanki alışkanlıkla girip kitap raflarının arasında dolaşıyorum. Ayhan Abi’yle biraz sohbet ediyorum. Bana Alan Moore’un daha önce hiç okumadığım bir grafik romanını öneriyor. Bu fırsatı kaçırmadan hemen kitabı alıyorum ve yoluma devam ediyorum.

Tunalı’daki baş döndürücü kentsel dönüşüm kendisini hemen hissettiriyor. Yine bir sürü yer kapanmış, yerlerine birbirlerine benzeyen kahveciler açılmış. İçim sıkılıyor. Karşıma bu sefer de Kavaklıdere Sineması çıkıyor. Burası Ankara’nın en güzel sinemalarından biriydi, uzun zamandır kapalı. Akıbetini bekliyor maalesef. Mimar Nejat Tekelioğlu, burayı ve bu binanın biraz ilerisindeki Talip Sineması’nı 1968 yılında tasarlamış. Bu iki sinemanın en önemli özelliği; mimari olarak ayrı bir mekan olarak tahayyül edilmeyip, apartman içerisinde yer almaları. Her iki sinema da balkonlu, localı, geniş fuayeli ve tek salonlu büyük sinema mantığının son örnekleri olarak kabul ediliyor.[3] Şimdi Talip Sineması’ndan geriye pek bir iz kalmadı. Kavaklıdere Sineması’nın ise sadece tabelası duruyor. Burada en son Richard Linklater’ın Before Sunset filmini izlemiştim. Gözümün önüne afişi geliyor. Filmi izledikten sonra filmi ne kadar çok beğendiğimi hatırlıyorum. Tesadüfler, beklenmedik karşılaşmalar, ilişkiler, aşk ve hayat… Yönetmen Linklater bu üç meseleyi filminde nefis bir şekilde ele almıştı.

Bestekar’a doğru yürüyorum. Bu caddeyi de çok seviyorum. Kendine has bir havası var. Cadde boyu sıralanmış  güzel mekanlar, akşamları kalabalık artınca daha da güzel oluyor. Hele yazları… Merdivenlerde oturanlar, içkilerini içenler, gitar çalanlar sonra lezzeti dillere destan seyyar nohut pilavcıda karnını doyuranlar… Yürümeye devam ediyorum. Bestekar’da da yine bir sürü yer kapanmış, apartmanlar yıkılmış. Gençlik hatıraları moloz yığınlarının arasına karışmış durumda. Bu güzel havaya yakışmayacak bir melankolinin içerisine düşüyorum. Canım iyice sıkılıyor.  Hemen eve dönmek istiyorum.

İlk dolmuşa atlıyorum, Milli Kütüphane’de iniyorum. 7. Caddeye doğru yürüyorum. Tam bu sırada Milli Kütüphane’nin önündeki ışıklarda onu görüyorum. Mutlu oluyorum,  dünyanın en güzel tesadüfü benim için. Yanına gidiyorum, beni görünce o da şaşırıyor. Güneş yavaş yavaş batıyor. Akşam güneşi tam da olması gerektiği gibi onun büyüleyici saçlarına düşüyor. Trafik ışıkları kırmızdan yeşile dönüyor, karşıdan karşıya geçiyoruz. İşten yeni çıkmış, yorgun görünüyor. Yoğun bir hafta geçirdiğini ve çok yorulduğunu anlatıyor bana. Havadan sudan konuşuyoruz.  Etrafımız neon ışıklı tavuk dönerci ve kebapçılarla çevrili. Yürümeye devam ediyoruz; Bahçeli’nin baş döndürücü mekansal dönüşümü dikkatimizi çekiyor, yeni açılan, kapanan mekanlar üzerimizde garip bir nostalji duygusu yaratıyor. Biraz daha yürüyoruz. Duvarda yakında konser vereceğini duyuran Bülent Ortçagil konser afişini görünce “Bu konseri asla kaçırmamalıyız,” diyoruz birbirimize.

Bahçeli 7. Cadde çok kalabalık. Sim Pastanesi’nden dondurma alıp yürüyenler, kalın siyah çerçeveli güneş gözlükleriyle etrafı ciddiyetle kesen ağır abiler, kafalarını cep telefonlarından ayırmayanlar geçip gidiyor. Sohbetimizin istikameti bu noktada biraz ciddileşiyor. Hayatın gereksiz rutinlerinden, geleceğin belirsizliğinden, birikmiş sıkıntılardan konuşuyoruz. Tüm bu sıkıntılardan biraz yorulmuş gibi duruyor. Onu mutsuz görmek beni çok üzüyor. Güzellikler hep onunla olsun istiyorum…  O bana bunları anlatırken ağzımdan  sadece Ortaçgil’den “her şey olur, her şey geçer hayat kalır” sözü dökülüyor. Bu söz onu birazcık olsun gülümsetmeyi başarıyor. Yürüyüşümüzün sonuna geliyoruz. Vedalaşıyoruz, herkes evine dağılacak. İçimden “İzin ver bana, kalbini aç, artık evime dönmek istiyorum,” diyorum… Gündüz tepemde dolaşan gönülsüz yağmur bulutları toplanmaya başlıyor. Sert bir rüzgar ağaç yapraklarını kıpırdatıyor, bir kedi kaldırımda koşuyor. Birazdan şiddetli bir bahar yağmuru başlar. Ellerim cepte yürümeye başlıyorum ve kalabalığın arasına karışıyorum. Aklımda İlhan Berk dizeleri: “Ben senin gözlerine dönmek istiyorum. Sonra da…  sonra diye bir şey yoktur. Tarih dışıdır, sonra.”


[1] Kuğulu Park’ın hikâyesi

[2] Ayhan Ataman röportajı

[3] Umut Şummnu’nun, Nejat Tekelioğlu Talip Apartmanı, Kavaklıdere Sineması üzerine makalesi

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

1 Yorum

  1. Ne güzel bir yazı olmuş böyle. Çok teşekkür ederim yazdığınız için, keyifle okudum. Duygular, düşünceler, betimlemeler birbirleriyle sarmaş dolaş olmuşlar. Kaygısız, biraz romantik, biraz da ayakları yere basan bir yazı olmuş. Her şey var içinde. Şehri böyle okumak çok hoşuma gitti, sadece şehir olarak değil, sadece betimlemelerle değil, onunla birlikte yaşayan ve ölen duyguları da ona katılmış olarak okumak çok hoş oldu.

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here