Menu Kapat
Kapat

Geştügüzarlardan meskun yaratmak: Çingene İskanı ve Ankara

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

Balkan Savaşı’ndan itibaren Osmanlı topraklarına davet edilen veya zorunlu olarak göçen muhacirlere Müslüman Kıptiler de dahildir. Kıptilerin diğer muhacirlerden farkı, “olağan şüpheli” muamelesi görmeleridir. 1918 İskan Kanunu taslağında muhacir sıfatını taşıyamayacakların arasında “fahişe, kumarbaz, dilenci, anarşist ve casuslar”ın yanı sıra Çingeneler de sayılır. İkinci büyük muhacir dalgası 1923 Mübadelesi sonucu oluşur: 1924’te Sulh Vapuru’yla gelen Yanya mübadilleri arasında Kıptiler de vardır. Cumhuriyet yönetimi her ne kadar Osmanlı iskan modelini eleştirse de İttihat ve Terakki’nin ölçütlerini paylaşır: 1926 tarih, 885 sayılı İskan Kanunu’nda “Türk harsına dahil olmayanlarla… anarşistler, casuslar, Çingeneler ve memleket haricine çıkarılmış olanlar”ın ülkeye kabul edilmeyeceği belirtilirken (İnan), 1934 tarihli Kanun daha ince bir ayrımla sadece göçmen (ve muhtemelen gayrimüslim) Çingeneleri dışlar.

İskan uygulamasında ilk dikkat çeken, Müslümanların “Türk harsı”na doğal olarak uygun sayılmasıdır. Bu gözlem, Türk kimliğinin Müslümanlık temelinde tasarlandığı iddiasını destekler (Ünlü). İkinci nokta, iskan amacıyla gelmelerine rağmen Çingenelerin hiçbir ilin nüfusuna geçirilmemeleri ama öte yandan sınır dışı da edilmemeleridir: Rusçuk kökenli 28 Kıpti 1930’dan önce firaren İstanbul’a, oradan da Eskişehir ve Çorum’a gelir. Kışı burada geçirdikten sonra Tokat ve Amasya’ya göç eder. Amasya’da başıboş dolaşırken jandarmalar tarafından yakalanıp Çorum’a gönderilir. 885 sayılı Kanun gereği sınır dışı edilmeleri gerekirse de iskan siyasetinin kötü etkilenmemesi için Ankara’ya ne yapılması gerektiği sorulur. Kitlesel ve acil iskan ihtiyacı, hükümetleri Kanunu esnetmeye zorlamış olabilir.

Çingeneler yönetimlerce kabul görmez. Örneğin, Gümüşhane’de sepet örerek hayatını kazanan 40 hane Kıptiden merkezi ve yerel hükümet rahatsızdır: Dahiliye Vekaleti’ne göre, “aslen, neslen, ırken ve ruhen” Kıpti olan muhacirler, ancak ve ancak ticari ve iktisadi faaliyetin yoğun olduğu, “el ve ayak hizmeti” talep edilen büyük şehirlerde istihdam edilebilir. Gümüşhane Valisi’ne göre de erotik yan anlamları bulunan “lehv ü leb” (faydasız ve lüzumsuz iş)[1] ve çeng ü çegane (sazlı eğlence) ile zaman geçiren bu grubun, Vilayet’in teşvik ve çabasına rağmen ziraat ve sanatla iştigal etmedikleri, dolayısıyla üretici olamayacakları anlaşılmıştır. Sepetçilik, anlaşılan üretken bir sanat ve geçim kapısı olarak düşünülmez; Kıptiler Trabzon’a gönderilir. “Aslen, neslen, ırken ve ruhen” Kıpti sayılmaları, Vilayet’in yaşam biçimlerini değiştirmeleri konusundaki ikna çabalarına karşı “ırsi” bir direnç gösterdiklerini ima eder. Kıptilerin direncinin “kırılma”sı için hükümetin önerdiği çözüm büyük kentlerde işçileştirilmeleridir. Kıptiler ücretli çalışmayı benimseyerek, direnmekten, “aslen, neslen, ırken ve ruhen” Kıpti olmaktan vazgeçebileceklerdir. Asimilasyonun araçları arasında sadece kültürel kodların değil aynı zamanda hizmet disiplininin dayatılması da vardır.

Muhtemelen bu grup ruhu ve direncini kırmak için Kıptiler iskan sırasında dağıtılır. “Serpiştirme”, Hıristiyan tehcirinden itibaren kullanılan bir iskan yöntemidir. 1926 ve 1927’ye ait nüfus istatistik cetvelleri Kıptilerin yerleşimlere dağıtıldığını gösterir. 1926’da Malatya’daki Kıpti muhacirlerden yüzde 10’u merkeze, kalanı çevre ilçelere yerleştirilmiştir. Adana’dan yeni gönderilenlerin dağıtımı ise mevsim nedeniyle ertelenir.

Malatya Valisi, Gümüşhane’de olduğu gibi, Kıptilerin “sosyal hayatları” nedeniyle tarım ve üretime yanaşmadıkları, bu nedenle üretici olamadıklarından şikayetçidir. Üretici olacakları uygun bir yere yerleştirilmeleri önerilir. Malatya’da olamayanların başka yerlerde nasıl üretici olabileceğini ise açıklamaz. Anlaşılan Kıptiler uygunsuz ya da istenmeyen muhacirlerdir.

Bu muhacirler iller arasında dolanır durur: Cemaloğlu Halil’in dilekçesine göre Mübadele’de Volos’tan İzmir’e gelen 150 nüfus Kıpti sepetçilikle geçinir. İzmir’de yangın yerlerinde ve açık mahallerde “işsiz güçsüz” dolaştıkları ve şehrin güvenliğini bozdukları gerekçesiyle Mersin’e gönderilirler. 1932-3 tarihli yazışmalara göre, Mersin Vilayeti de “bu adamların” iskanına tahsis edilecek ev olmadığı için ve Mersin’de “asayiş ve inzibatı ihlal edecekleri tabii bulunduğundan” İzmir’e iadelerini ister. Çingeneler, çingene oldukları için iskan edilemez. “Göçebe” sıfatıyla istenmeyen Çingeneler, “meskun” (iskan edilmiş) olarak da kabul edilmez.

Daha vahimi, üretici olmak üzere tarım arazisi de edinemezler. 1926’da İzmit’in eski Ermeni Mahallesi Kozluk’ta meskun 50 hane mübadil Siroz Kıptisi, Ermeni emval-i metrukesinin tasfiyesi sırasında Agopyan Çiftliği’den toprak talep eder. Vali, erkekleri hamallıkla, kadınları tütün mağazalarında çalışarak geçinen Kıptilere tarımla “ilgili” olmadıkları için arazi verilmeyeceğini bildirir. 1923-1933’de göçmenlerin çoğu devletten iskan yardımı istememek şartıyla (“serbest” statü) kabul edilir; bir kısmı ise 1934-38’de borçla veya karşılıksız mülk edindirilir (“iskanlı” statü). Çingeneler belki serbest statüleri belki de hayatlarını kazanma biçimleri nedeniyle tarıma sokulmaz.

Birçok Kıpti grup belki de kendilerine uygun iskan yeri bulunamadığı için izinli veya izinsiz olarak sık sık yer değiştirir. 1932’de iskan yerleri olan İstanbul ve Adapazarı’na gönderilmek üzere yola çıkan Kıptiler anlaşılmayan nedenlerle Kütahya’da alıkonur. Bir kısmının başka illerin nüfusuna kayıtlı olduğu anlaşılır. Nasıl iaşe edilecekleri belli değildir. Gördükleri muamele nedeniyle “sızlanmakta”dırlar. Böylece “Müslüman iskanı” terimi, Kıptiler açısından birbiriyle çelişen iki sözcüğe dönüşür. Müslümandırlar ama merkezi hükümetlerin öngördüğü biçim ve yerde yerleşmeleri mümkün olmaz.

Ankara’ya gelince, 1926-27 tarihli cetvellerden anlaşıldığı kadarıyla Kıptiler Ankara’nın civar köylerine “serpiştirme” usulü, toplam nüfustaki ağırlıkları yüzde 4-5’i geçmeyecek şekilde iskan edilir. Polatlı ve Ayaş’ın köylerine yerleştirilen Türk, Tatar, Boşnak, Kürt, Alevi, Müslüman Kıpti nüfusunun verileri tutulur. Bu yöntem 1934 İskan Kanunu’ndan sonra da sürer: 1940’ta 25 çingene ailesinin Çanakkale’nin bir köyünde oturması askeri bakımdan uygun görülmeyince ilin iç bölgelerine “serpiştirilmek” suretiyle dağıtılmasına karar verilir. 1970’de Bayramiç’ten topluca sürülürler (Özateşler).

1940’larda Çingeneler Osmanlı döneminden farklı olarak tıbbi-kriminolojik bir anlatının nesnesi olur: Almanya’da devlet bursuyla 1925-30 yıllarında tıp ve biyoloji okuyan Dr. Sadi Irmak’a göre “gezgincilik irsi bir hastalıktır”. Dahası, tıpkı Yahudiler gibi Çingeneler de hem doğuştan hem de kültürel olarak suça eğilimlidir: “Cinai bir ırkın yaşayan örneğidir”; Çingene anneler çocuklarına hırsızlık öğretir vs (Irmak).

Çingene iskan girişimi, “Müslüman iskanı” projesinin sınırlarına işaret eder: Yerleşik olmaları istenirken yurt verilmeyen mübadil veya muhacirler, geçimlerini sağlamalarına rağmen işçileştirilmek istenen zanaatkarlar.


Kaynaklar

  • Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri
  • Irmak, Sadi. Millet Bünyesinin Hayati Meseleleri, Ankara, 1941.
  • İnan, Canan Emek. “Türkiye’de Göç Politikaları”, Göç Araştırmaları Dergisi 2/3 (Ocak-Haziran 2016): 10-33.
  • Özateşler, Gül. “Çingenelerin 1970 yılında Çanakkale, Bayramiç Kasabası’ndan Zorla Çıkarılışı”, doktora tezi, Boğaziçi Üni., 2012.
  • Ünlü, Barış. Türklük Sözleşmesi, Ankara: Dipnot, 2019.

[1] “Lehv” eğlence ve oyun, “leb” ise dudak anlamındadır. “Lehv ü leb” haram değilse bile batıldır.

Kapak Görseli: SALT Arşivi, AHTUR0181: Çingeneler, Sébah ve Joaillier’in fotoğrafı, 1885

Ankara Havası

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.