|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Hamnet, 16. yy. İngiltere’sinin Shottery Köyü’nde Shakespeare’in ailevi yaşantısı ve 11 yaşındaki oğlunun kaybını mercek altına alıyor. 2026 yılında vizyona giren film, Nomadland’in (2020) de yönetmeni olan Chloe Zhao tarafından beyaz perdeye aktarılmış. Maggie O’Farrell’in 2020 yılında kaleme aldığı ve “Women’s Prize for Fiction” ödüllü romandan uyarlanan film, eşi Agnes’in gözünden Shakepeare’i ve ikisinin ortak acılarını anlatıyor. Agnes’e hayat veren Jessie Buckley bu performansıyla “En İyi Kadın Oyuncu” 2026 Oscar ödülüne layık görüldü.
Toprakla iç içe bir kadın temsili
Ankara Bilkent Cinevizyon’da gördüğüm Hamnet’i, görsel niteliklerinden dolayı sinemada izlemek ayrı bir keyifti. Film, konusunun aksine özellikle ilk yarıda trajik olmaktan ziyade pastoral ve huzur verici bir etkiye sahip. Bunda yönetmenin ve canlı doğa tablolarını andıran görsel sahnelerin etkisi büyük. Eser, ailenin yası ajite etmeden olgun ve sessiz biçimde kabullenme süreçlerini ele almasıyla da bu duyguyu sürdürüyor. Shakespeare ve Agnes’in tanışmasıyla başlayan kurgu; evlilik, doğum, ölüm, yas ve sanat temalarıyla ilerliyor. Film boyunca doğa; şahini, ağaçları, çiçekleri, şifalı otları ve çiftlik hayvanlarıyla izleyiciye eşlik ediyor. Varlıklı bir çiftçinin kızı olan Agnes ise gücünü doğadan alıyor; hatta onun doğaya olan düşkünlüğü ve kuşaklararası aktarılan şifacı, şamanik özelliği “orman cadısı” lakabını almasına sebep oluyor. Agnes’in başına buyruk, özgür, başkalarının dediğini önemsemeyen ve istediğinin peşinden giden güçlü duruşu mitolojik figür Lilith’i andırıyor. Anadolu kültüründeki doğurganlık ve bereket tanrıçası Kibele’yi de çağrıştıran Agnes, kadının gücünü temsil ediyor. Kadının ormandaki gezinti sahneleri, şahini evcilleştirmesi, ağaçların arasında doğurması, doğayla olan ilişkisini pekiştiriyor.
Biyografik olarak Shakespeare’in 18 yaşındayken kendisinden yaşça büyük olan Anne Hathaway’le Stratford’da evlilik dışı bir ilişki yaşayarak Hathaway’in hamile kalması üzerine evlendiği aktarılıyor. Ancak 11 yaşında kaybettiği oğlu Hamnet üzerine fazla bulgu olmasa da O’Farrel, Shakepeare’in hayatının izini sürüp eserlerine gönderme yaparak ortaya keyifli bir kitap çıkarıyor. Zhao da bayrağı devralarak eseri sinemaya aktarıyor. Bugün ise Stratford’a bağlı Shottery Köyü’nde Anne Hathaway’in kulübesi, içerisinde hala dönem mobilyalarının bulunduğu kerpiç ev olarak ziyarete açık ve bölgeye rehberli turlar düzenleniyor.

Shakespeare göndermeleriyle zenginleşen bir hikaye
Filmde sıklıkla Shakespeare’in eserlerine göndermelerle metinlerarasılık yapıldığına şahit oluyoruz. Her sanatçının eserlerinde kendinden bir parça harmanladığı düşünülürse bu doğru bir tespit olabilir. Zira yazarlığa bir nevi yaşantıları birbirine karıştıran simyacılık, rüya aleminden ibaret bir soyut dünya denebilir. O’Farrel’in kurgusuna göre Shakespeare’in eşine duyduğu ilk görüşte aşk, evlilik öncesi ilişkisi, ailelerinin karşı çıkışı ve buna rağmen birlikte olmaktaki ısrarları Romeo & Juliet hikayesini hayli andırıyor. Hikayede çiftin kavuşamama durumu ise Shakespeare’in Londra’da yaşayarak yıllarca ailesi ve eşinden ayrı olma hasretiyle açıklanabilir.
Çocuklarının anneleri için sergiledikleri üç cadı oyunu ise üç cadının kehanetiyle kral olma hırsına kapılan İskoç general Macbeth’in hikayesini ele alıyor. Ayrıca ünlü yazarın eserlerindeki ölüm temasının ağırlığını oğlunun ölüm acısıyla açıklamak mümkün. Eserlerinin çoğunda tüm ana karakterlerin ölmesi ailede yaşanan bir kayıpla aslında herkesin bir parça eksilmesi olarak yorumlanabilir. Hamlet de zaten filmin ana konusu olan Hamnet’in etrafında dönüyor. Shakespeare oyunda onun yerine kendini öldürüyor, hayalet baba oluyor, acısını sahneye aktarıyor, günahlarını sahnede temizliyor, oğlunun sahnede rol alma hayalini gerçekleştirerek aslında onu ölümsüz kılıyor. Öyle ki yüzyıllar boyunca bütün dünya onu tanımaya devam ediyor. Filmin bu kısmında Shakespeare’in oğlu için söylediği “Bir yerde olmalı. Öylece ortadan kaybolmuş olamaz.” sözünü hatırlıyoruz. Kaybolmuyor, sevgisiyle yaşıyor, eseriyle ölümsüzleşiyor.

Güçlü bir kadın bakışı
Filmin en güçlü yönü ise kadın bakışı ve gücü üzerine kurulu olması. Yapıt adeta “Neden kadın Shekaspeare yok?” sorusuna da bir yanıt niteliğinde. Dünyaca ünlü bir yazar eserler üretirken arkada kalanlar ve aslında onun ilham kaynağı olanlar nelerden geçiyorlar? Kurguya göre Agnes, Shakespeare’in sanatçı tıkanması yaşadığını görünce sezgilerine güvenerek onun Londra’da üretim sürecinde olmasının daha doğru olacağını düşünüyor. O yokken ailesine tek başına kol kanat geriyor, zorlukların üstesinden yakınmadan geçiyor. Yaşamın devamını sağlıyor. Ayrı kaldıkları süre boyunca ona desteğini sürdürse de oğlunu kaybettiğinde babalarının yanlarında olmamasını affedemiyor. Yas süreci çifti birbirinden uzaklaştırıyor. Shakespeare, oğullarının ölümünün üzerinden bir yıl geçmesine rağmen duyduğu üzüntünün bitmediğini aktardığında Agnes “Bir yıl ne ki? Saniyeler, dakikalar, saatler geçmiyor…” şeklinde cevaplıyor. Ancak anne, doğadan aldığı güçle hayata ve diğer çocuklarına tutunmayı başarıyor. Ağaç kavuğu sahnesinde olduğu gibi doğa ananın rahminde huzur buluyor.
Film boyunca Shakespeare ise izleyici ve Agnes’in gözünde kapalı bir kutu, hatta tüm olanlara kayıtsız ve duyarsız görünüyor. Ta ki Hamlet oyununu izleyene dek. O zaman Shakespeare’in içindeki fırtınaya tanık oluyoruz. Ailesinin yanında olamadığından duyduğu vicdan azabını ise intiharın eşiğindeyken sarf ettiği “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!” sözüyle anlıyoruz.
Filmin ana fikri ise sanatın yası, kişiyi ve var olanı dönüştürmesi. Sanatçılık her dönemde zor, maddi kazanç getirisi kısıtlı, somutlaştırılamayan bir uğraş. O dönemde de benzer çatışmalara şahit olmak mümkün. Ancak sanatın her koşulda, belki mum ışığında, mürekkep ve kağıtla, her acıyla ve hatta belki de acının tetikleyici gücüyle başarılabileceğini bilmek bizlere ilham oluyor.

















