Berlin’e yaklaşık üç sene önce taşındığımda benim gibi ne çok insanın teker teker buraya doğru koşmaya başladığının farkında değildim. İçlerinden biri “tek bir gün daha orada kalmaya gücüm kalmamıştı,” dedi sonradan. Başka bir tanesi “Buradaki en kötü günüm bile oradaki en iyi günümden daha iyi,” dedi. Bir başkası, 2015 ve 2016 yıllarında Ankara’daki iki bombalı saldırıdan da birkaç dakika ile kurtulmuş. Kurumsal hayatından ve sosyalleşmek için uzun mesafeler katetmek zorunda olmasından bunalan başka biri dedi ki, “İstanbul’da artık nefes alamıyordum”. Onunla benzer hisleri paylaşan bir başkası ise “darbe girişiminde anladık bu şehrin artık bize ait olmadığını, başka sahiplerinin de olduğunu…” diye anlattı. Şimdi hepsi Berlin’deler. Ben de onlara Berlin’in kamusal alanını sordum. İstanbul ve Ankara’yla kıyasladıklarında ne gibi farklar gördüklerini ve göçten önce Türkiye’deki  toplumsal yaşantıya dair nasıl hissiyatları olduğunu konuştuk.

Bu hissiyatların başında endişe ve güvende olmama hissi geliyor. Görüştüğüm insanlarla en çok konuştuğumuz mesele, kendilerini Türkiye’nin kamusal alanında ne kadar huzursuz ve güvensiz hissetikleriydi. Kimisi hayat tarzı veya kimliği üzerinden bunu yaşarken kimisi de canının güvenliğinden endişe duyar hale gelmişti. Korku ve endişe gibi hisler bireysel olarak zorlayıcı olduğu kadar toplumsal olarak da çok yıpratıcı sonuçlar doğurabilir. Şimdi belleklerinde bütün bu anıları taşıyan onca insan, Berlin’de kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışıyor ve görüyorlar ki burada kamusal alan/mekan bambaşka bir yerden tanımlanıyor. “Türkiye’de kamusal alan dediğin şey asla sana ait olmayan bir şey, burada bütün o köprüler, parklar senin ve aynı zamanda onun ve bir başkasının,“ diyen görüşmeci gibi düşünen çok insan tanıdım burada. Başka bir kadın görüşmeci de “korku duymayı yavaş yavaş unuttum. Sokakta tedirgin olmayı, gece eve koşar adım yürümeyi falan… Ama kesinlikle hemen geçmedi. Burada ilk günlerimde hala o endişeli hallerimi taşıyordum. Zaman içinde sürekli alarm durumunda olmayı bir kenara bıraktım,” diye anlatıyor deneyimini.

Bütün bunların yanında, Türkiye’de kamusal mekan devletin hüküm sürdüğü bir yer adeta. Vatandaşlar ise onu uykusundan uyandırmamaya çalışarak parmak uçlarında kullanıyorlar o alanları. Kamusal alan deyince ilk akla gelenler; kontrol, kısıtlanma veya devlet baskısı oluyor. Berlin’in göbek adı ise Freiheit, yani özgürlük. Özgürlükler konusu başka bir yazıda tartışılmaya açık elbette ama Berlin’in kamusal mekanları herkes için, herkese ait diyebiliriz. Korkması, saklanması gerekmeden açık alanları kullanabiliyor insanlar. Her bir sokak, her bir bank, her park, her köprü insanların yararlanması için var. Kim olursa olsun kamusal alanı yanlış bir şey yapıyormuş gibi kullanmıyor. İnsanlar bir sokakta koşuya çıkıp, bir parkta çimenlere uzanıp, bir nehir ya da göl kenarında günü geçirdiğinde o kamusal mekan kullanım üzerinden tanımlanabiliyor işte. Aklıma Galata Kulesi’nin dibindeki merdivenlerde oturulup içki içilmesin diye yerleştirilen devasa saksılar geliyor. Beyoğlu sokaklarından masaların kaldırılması… Ankara’nın alışveriş merkezlerinin ağırlığı altında ezilip yok olmuş esnafı, altı şeritli, rantı bol yolları…

Ancak bu, Berlin’de her şey toz pembe demek değil. Hiçbir kamusal alan devletin varlığından ve güç ilişkilerinden azade değil çünkü. Irkçılık, ayrımcılık da var. Bir göçmen olarak öyle ya da böyle bunları yaşamayanımız yok. Ama buraya son yıllarda taşınmış Türkiyelilerin belleğinde Berlin deyince ilk olarak bunlar canlanmıyor. Farkında olmadıkları için değil. Bunlarla mücadele etmenin mümkün olduğuna inandıkları için. “Türkiye’de artık mücadele alanımız kalmamış gibi geliyordu, burada hak aramanın mümkün olduğunu bildiğim için inandıklarımın, doğrularımın mücadelesini burada bir şekilde vermek bana daha olası gözüküyor artık,” diyor iki sene önce Berlin’e taşınmış bir görüşmeci. Oysa Türkiye’de ‘güvende değilim’ ya da ‘haksızlığa uğruyorum’ düşünceleriyle yola çıkıp hak aramak, kimlik mücadelesi vermek ya da sadece ‘ben de varım’ demek bile gittikçe imkansızlaşıyor. Şehirler, meydanlar toplumun elinden alınıyor. İnsanlar yalnızlaşıyor, birbirinden ve şehirden gittikçe kopuyor. Toplumsal hafızamıza kazınmış olan huzursuzluk ve güvende olmama hissi, sosyal kutuplaşma gibi kavramlarla anlatılamayacak kadar derin. Berlin’de ayrımcılıkla ya da toplumsal dışlanmayla karşılaşan birçok genç göçmenin “olsun, burası yine de daha iyi,” demesi, Türkiye’de yaşanan usanmışlığın boyutunu ve artık mücadele edecek alan bulamıyor olmanın açtığı yaraları epey iyi anlatıyor diye düşünüyorum. Bu insanların şimdi kurdukları hayaller çok nadiren Türkiye’ye dönme senaryosu içeriyor. “Belki bir gün dönerim, dönmek benim için sorun olmaz,” diyenlerin sayısı otuz kişide üç. Geri kalanının hayalleri ise ya Almanya’da kalmak ya da başka bir Batı ülkesine taşınmak şeklinde. “Orada yaşadığım bunaltıyı unutmadım, hayatta dönmem,” diyen arkadaşımın bu cümlesi çoğu görüşmecinin fikrini özetliyor.

Kişisel deneyimlerim görüştüğüm insanların yaşadıklarından çok da farklı değil. Yaklaşık üç senedir Berlin’de yaşıyorum ama bir ayağım hep Türkiye’de. Sık sık Ankara ve İstanbul’da zaman geçiriyorum ve sosyo-mekansal karşılaştırmalar her seferinde biraz daha netleşiyor.: “Kent planlanması işte böyle olmalı, bak burada bu kötü, şurada şu güzel.” Ama kent sosyologu olarak bu ayrımları yapmak kolay. Zor olan, seneler önceki Taksim’i özleyen İstanbullular ya da çocukluğundaki Tunalı’yı hasretle anlatan Ankaralılar olmak. Artık mücadelesini vermekten yorulduğumuz o güzel kamusal alanların muadillerini Berlin’de arıyoruz, hatta bazen yaratıyoruz. Benim yine de her zaman içimde bir boşluk kalıyor, özlediğim bir şeyler burada hep eksik gibi. Sonra İstanbul’da yaşayan bir arkadaşımın bana sürekli söylediği bir cümle geliyor aklıma: “Senin özlediğin İstanbul’u biz de özlüyoruz.” Gidenin dönmek istememesinin, kalanın hep gitmek istemesinin bir nedeni de bu belli ki.

Yazar: Ceren Kulkul, 23.02.2020

Makalenin tamamı:

Kulkul, C. (2020) “Public Space and Social Polarization”, The Journal of Public Space, 5(1), pp. 111-128.

Üçüncü Yaka serisininin tanıtım yazısına buradan, serinin bir önceki yazısına buradan erişebilirsiniz.

Kapak görseli: Berlin, Jeyan İdil Aslan

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here