“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” hala Türk edebiyatının en güzel başlangıç cümlelerinden olsa da, ben bütün hayatımı değiştirecek bir kitap hiç okumadım. Açıkçası öyle bir kitap var mı bilmiyorum da. Ama okuduğum her kitap bir yerden dokundu hayatıma. Bazı kitaplar beni o kadar heyecanlandırdı ki herkes okusun ve onun hakkında konuşalım istedim, bazılarını kimse bilmesin de eskimesin istedim, bazılarını ise okuduktan sonra hep özledim. Tekrar okuduğumda, ilk okuduğumdaki gibi hissedemeyeceğimi bilişime kırıldım ama kitaplığımdan indirip tekrar tekrar sayfalarının arasına sığındım. Barış Bıçakçı, benim Ankara’yı özlediğimde sığındığım yazarlardan. Sinek Isırıklarının Müellifi ise “niye bu kadar geç okudum” diye kendime kızmaktansa “ya hiç okumamış olsaydım” diye şükrettiğim kitaplardan.

Kitabın başlarında Cemil romanını yayınevine vermek için İstanbul’a gidince, kaçınılmaz bir İstanbul-Ankara kıyaslaması yapılıyor. “İstanbul’da insanların tek amacı İstanbul’un tadını çıkarmak gibi görünüyor. Avına dişlerini geçirmeye çalışan yırtıcı hayvanlara benziyorlar. Ankara’ya istesen de dişlerini geçiremezsin, bir sürü üst geçit var,” satırları güldürüyor. Aklıma hemen Meşrutiyet’te bir kere bile kullanmadığım üst geçitler geliyor. Hemen sonrasındaki satırlarda o can alıcı ve unutulmaz cümleler var. “İstanbul’da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara’da insan sadece Ankara’nın haline üzülüyor.” Cemil, İstanbul hakkında söylenmiş en doğru şeylerden birini söylüyor. İstanbul’da yaşarken tüm dünyayı görüyor insan, gerçekler yüzüne tokat gibi çarpıyor ve kendini küçücük hissediyor. Ankara’da ise biraz daha benmerkezci oluyoruz sanırım, Ankara’nın haline değil de kendi halimize üzülüyoruz gibi. Sizin hiç Ankara’nın haline üzüldüğünüz oldu mu ki?

Bir şehirde bazı kavramlar belirli sokaklarla özdeşleşmişse, o şehrin sakinleri başkalarının anlayamayacağı ortak bir dile sahiptir. Mesela Ankaralılara karanfil dediğinizde onların aklına çiçekten önce kahve falı gelme ihtimali çok yüksektir. Tunus bir ülke değil, unutulmaz anılarını yaşadığın mekanlarla dolu bir yuvadır. Sinek Isırıklarının Müellifi’nde Cemil’in geçtiği sokaklar, çizdiği rotalar okurken gözümde bir bir canlandı. “Simit yiyerek Kumrular’dan Anıttepe’ye doğru yürüdü. Gençlik Caddesi’ne açılan sokaklardan birinde bir bakkaldan gazoz alıp hemen yanındaki küçük parka oturdu.” Durun, ben bu parkı biliyorum!

Cemil’in şehrin otuz kilometre dışında, İstanbul Yolu ve Ayaş Yolu arasında kalan toplu konutlardaki, hepimiz neresi olduğunu anında anlıyoruz, elli dört metrekare içinde tamamlayamadığı şeyleri okuyoruz Sinek Isırıklarının Müellifi’nde. İnsan tamamlayamadığı şeyleri şehir ya da semt fark etmeksizin hep içinde taşıyor. Toplu konutlardaki evin penceresinden karşı apartmana bakarken de onlarlayız, deniz kenarında dalga sesleriyle otururken de. Hatta bedenimiz millerce uzakta olduğunda bile.

“Bütün hayatı Ankara’da geçmiş biri olarak yolda olma duygusunu, o çılgın aidiyetsizliği çok sevmişti: Bulutlar var, dağlar ve ovalar var, daha ileri de gidebilirim, geri de dönebilirim,” satırları ise bu kitabı benim yuvam yapan şey oldu. Hep daha ileri gidelim, ama döneceğimiz yer Ankara olsun.

Yaz bitmeden bir Pusula kapın, Barış Bıçakçı’nın Parkların Sürekliliği rotasını takip edin. Çantanızda Sinek Isırıklarının Müellifi olsun. Parklarında kitap okuyabildiğimiz şehirlerden daha güzel ne var?

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here