|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Kaç Kişi Kaldık Ankara’da? isimli kitabımın ilk bölümü, işyerimin penceresinden görünen bir tümülüs ve şehirdeki diğer tümülüslerin hikayesiyle başlar. Morfoloji ve siluet açısından Ankara’nın vazgeçilmez bir parçası olan tümülüslerin günlük yaşam içinde farkındalığının artırılması için değerli akademisyenler önemli çalışmalar gerçekleştiriyor. Ankara Tümülüsleri ile ilgili birçok proje ve etkinliğin yürütücülüğünü yapan ODTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim görevlisi Doç. Dr. Ela Alanyalı Aral’a tümülüsler ve çalışmaları hakkında merak ettiklerimi sordum.
Tümülüslerin yapısından biraz bahseder misiniz? Bir yükseltinin tümülüs olarak tanımlanması için hangi özelliklere sahip olması gerekir?
Tümülüsler, içinde mezar ve dolayısıyla bir mezar odası barındıran yığma toprakla inşa edilmiş yapılar. Mezar odası, ahşapsa genellikle 3 x 5 metre boyutlarında dikdörtgen formda inşa ediliyor. Yığma taş yapıysa daha oval formda farklı boyutlarda olabiliyor. Bu yapıların birkaç katmana sahip örnekleri de mevcut. Yani büyük boyutlu bir tümülüsün ahşap mezar odasının dışına, yapının güçlenmesi için çakıl ve benzeri dolgu malzemesiyle bir katman daha yapılıyor. Tümülüs yapımı için önce zeminde bir çukur açılıp mezar odası konumlandırılıyor. Daha sonra insan boyunu aşan yükseklikte mezar odası inşa edilip bazen düz bazen de kırma çatı benzeri bir yapıyla kapatılarak üzerine toprak yığılıyor.
Tümülüsler üzerinde herhangi bir kaplama malzemesi olmadığı için çoğunlukla doğal tepeler olarak algılansa da özgün formlarıyla doğal tepelerden ayrışıyor. Bir yükseltinin tümülüs olarak tanımlanması için formunda, özellikle eğim şeklinde doğal tepelere oranla biraz daha farklılaşma bekleriz. Tümülüs yapılarında, en çok da belki Gordion’daki MM Tümülüsü örneğinde görebileceğimiz gibi, doğal tepelere oranla eğimin biraz daha düz olduğunu görüyoruz. Yani, tümülüsler doğal tepelere göre daha dik bir tepe formuna sahip. Biz bunu gözümüzle çoğu zaman ayırt edebiliyoruz. Elbette tümülüsler, binlerce yıl içerisinde deforme olup yüksekliklerinden birkaç metre kaybedebiliyor.

Tümülüsler Ankara’da neden bu kadar yayılım gösteriyor. Günümüz Ankara siluetinde kaç tane tümülüs görebiliyoruz?
Günümüzde, Ankara şehir siluetinde dört tümülüsü görmek mümkün. Tabii siluet olarak bahsedilebilir mi bilemiyoruz çünkü tümülüsler öncelikle daha kısıtlı bölgelerde algılanır hale gelmiş. Bunlardan en çok kendini göstereni belki Yenimahalle-Demetevler girişindeki Yumurtatepe. Bununla birlikte Beşevler bölgesindeki Büyük Tümülüs ve AŞTİ yakınlarında kalan Mevlâna Bulvarı üzerindeki Şenyuva Tümülüsü de görünürlüğü yüksek tümülüslerden. Toplamda baktığımızda bizim 2010’lu yıllardan beri bulguladıklarımızla birlikte Ankara’da yüzün üstünde tümülüs olduğu söylenebilir. Bu tepecikleri haritalar üzerinden tespit ettik. Tarihi haritalar ve hava fotoğraflarında bilinen tümülüslere benzerlikleri üzerinden tespitle Ankara merkezde çok yaygın olarak bulundukları ortaya çıktı.
Eskiden sadece Beşevler veya bugün “Batı Tümülüsleri” alanı olarak bilinen alandaki tümülüsler bilinirken şu an kentin kuzeyinde Etlik-Kalaba bölgesinden Samsun yoluna doğru Siteler civarı, Mamak çevresi, İmrahor vadisi gibi pek çok bölgede tümülüs olduğunu biliyoruz. Bu tümülüslerin Gordion’dakilerle birlikte düşünülmesi gerekir. Ankara’da kentleşmiş alan içerisinde bulguladığımız yüz civarında tümülüs görünümü veren tepecik var; bunlar, arkeolojik çalışmalarla kesinleşecek veriler. Yani bizim haritalar üzerinden bulguladığımız görünümler üzerinden baktığımızda bilinen tümülüslerle büyük benzerlik gösteren tepecikler bunlar. Aynı şekilde Gordion civarında bugün yeni teknolojilerle incelenerek ortaya çıkartılan tümülüs sayısı da bilinenden çok daha fazla.
Özellikle Ankara ve Gordion’a baktığımız zaman bu kadar çok tümülüs olması bu iki kentin çok önemli merkezler olduğu anlamına geliyor. Gordion zaten Friglerin başkenti ama Ankara’da da bu kadar çok tümülüs yapıldığını düşünürsek Ankara’nın da o dönemde çok önemli bir kent olduğu ortaya çıkıyor.
Bugün kentte fazla görünürlüğü olmasa da 1920’li ve 1930’lu yıllara ait fotoğraflarda pek çok tümülüsün özellikle tren istasyonundan batıya veya Çankaya’nın tepelerinden kuzeye doğru bakışta kendini siluetin özgün parçası olarak gösterdiğini görüyoruz. Bu şu demek: Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi kentin tarihi boyunca bu tümülüsler Ankara kent imgesinin parçasıydı. Ankara’ya yaklaşırken, özellikle batıdan yaklaşımda Batı Tümülüsleri ve aynı zamanda biraz önce bahsettiğimiz ve yaklaşım yolu üzerinde konumlanmış olan Yumurtatepe Tümülüsü de kendini çok belirgin olarak gösteriyordu. Ama biz bu oluşumları sadece batıdan yaklaşımda değil Samsun yolu ve Ankara Kalesi’nin hemen doğusundan başlayarak doğuya doğru Hatip çayı boyunca Mamak-Kayaş civarında ve İmrahor boyunca da görüyoruz. Yani aslında tüm yaklaşım yollarından, tümülüsler tarih boyunca kent imgesinin çok önemli parçaları olmuş.
Tümülüs kazılarında ne gibi buluntular elde edilmiş buluntular nerelerde sergileniyor?
Ankara Tümülüsleri’nin kazılarında metal ve ahşap pek çok parça bulunmuş. Bunlar ahşap mobilyalardan “fibula” dediğimiz Friglere özgü bir tür takı olarak ortaya çıkan bugünkü çengelli iğne gibi düşünebileceğimiz ama o dönemde önemli bir yenilik olan bulgulara kadar çeşitleniyor. Bunlara ek olarak “omfolos” dediğimiz -Türk kültüründe hamam tası olarak bildiğimiz- kaplar, toprak küpler, takılar, mızrak veya ok uçları gibi askeri malzemeler de var. Mezar odalarında gördüğümüz mobilyalar arasında çok etkileyici bir işçilikle yapılmış çeşitli eşyalar var. Ankara merkezde yapılan kazılarda elde edilen bulgular halen Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde ve ODTÜ Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde Gordion tümülüslerinden elde edilen bulgular da görülebiliyor. ODTÜ Arkeoloji Müzesi’nde ise özellikle Kemal Kurdaş’ın rektör olduğu 1960’larda başlattığı ve daha sonra 1980’lerde gerçekleştirdiği kurtarma kazılarında elde edilen bulgular var. Bu bulgular arasında büyük kazanlar, farklı figürinler de var. Çok çeşitli bu eserler müzelerimizde görülebilir.

Tümülüslerin su yollarıyla bir ilişkisi var mıdır?
Tümülüslerin su yollarıyla ilişkisi araştırmalarımızda net olarak ortaya çıktı. Ankara kent merkezindeki tümülüslere baktığımızda sistematik olarak dere vadilerini takip eden sırtlara ve belli yüksekliklere yapıldıklarını görüyoruz. Bu tümülüsler aynı zamanda bize Friglerin büyük ihtimalle açıktan akmakta olan bu su yollarını nasıl önemsedikleri ve onlarla nasıl bir ilişki kurduklarını da gösteriyor. Tümülüslerin yerleşiminde iki faktör önem kazanıyor. İlki görsel ilişkiler: Tümülüsler hem büyüklükleri hem yerleşim noktaları hem de kent ve birbirleriyle olan ilişkileri anlamında görülebilirlik üzerinden kurgulanıyor. Tümülüslerin kentten görülebilir olması önemli. Frig kentinin bulgu alanı Ankara’da Hacı Bayram Veli Cami’nin bulunduğu tepeden -daha önce Augustus Tapınağı’nın altında bulunduğu bilinen Frig Men tapınağının da bulunduğu alandan- kuzeyde Altındağ’a doğru güneyde ise Türk Tarih Kurumu binasının bulunduğu kısma doğru büyükçe bir alanda yayılıyor.
Frig kenti kalıntılarına rastlanmış olan bu alanı biz Frig kent yayılım alanı olarak kabul ediyoruz. Şehrin merkezi olması nedeniyle günümüzde kapsamlı kazıların yapılması çok mümkün olmadığı için şu an bu çalışmalar devam etmiyor ama Çankırıkapı’daki Roma hamamı altında Frig katmanı olduğunu biliyoruz. Frig kentinin büyük ihtimalle surlarla çevrili olduğunu düşünüyoruz çünkü karakteristik olarak Frig kentleri -Gordion veya Kerkenes’te de olduğu gibi- kale duvarlarıyla çevrilidir. Hatta Gordion’da tümülüs görüntüsünün kentle ilişkisi, özellikle kent çıkış kapısıyla ilişkisi üzerinde durulan bir konudur. Kale giriş kapısı yapılırken vefat eden kral veya soylu kişinin tümülüsüne yönlenmesi adına giriş kapısının yönü sonradan değiştirilmiştir.
Ankara’da da büyük ihtimalle Batı Tümülüsleri’ne doğru kent surlarından çıkış kapısı bulunmaktaydı. Tabii bir de yükseklikleri düşünürsek Frig kent merkezi diyebileceğimiz Hacı Bayram tepesi alanını kapsayan kısım yüksekçe olduğu için bu kısımdan Batı Tümülüsleri’nin net olarak görülebildiğini düşünüyoruz. Bugün dahi bu tümülüslerden kente doğru baktığımız zaman bu alan, yüksek yapılarla yer yer bloke olmuşsa bile bu görünürlüğü bize verir. Dolayısıyla birinci unsur bu görsel ilişkiler, ikinci unsur ise yollarla ilişkilerdir çünkü tümülüsler Ankara’da büyük ihtimalle sadece Frig döneminde yapılmamış. Mesela Ankara Çubuk Ovası’nda veya Kazan tarafında bulunan ve kazıları yapılmış olan tümülüsler daha geç dönemlere, Galat veya Erken Roma dönemlerine tarihleniyor. Bu kapsamda Ankara kent merkezinde bulguladığımız tümülüslerden en azından bir kısmının Frig dönemi sonrasında yapıldığını düşünüyoruz. Frig dönemi sonrasında yapılan tümülüslerle kent arasında benzer bir görsel ilişkinin olup olmadığını bilmiyoruz, çünkü kalenin batısında kalan Frig kent yerleşim alanıyla kalenin doğusunda kalan tümülüsler kalenin yüksekliği yani topografik yükseklikler nedeniyle görsel ilişki kurulamıyor. Dolayısıyla bu tümülüsler belki de bu ilişkilerin aranmadığı daha ileri bir dönemlerde de yapılmış olabilir.
Arkeolojik incelemeler ve kazılar yapılmadan bu konuda net bir şey söylemek mümkün değil fakat tümülüslerin yollarla da güçlü ilişkileri olduğunu biliyoruz. Antik yolları biz bugün yine kent haritası üzerine işlediğimiz zaman çok net olarak tümülüslerin dağılımıyla ilişkilendiklerini görüyoruz. Su yollarıyla ilişkisi ise belli yükseklikleri takiben ortaya çıkıyor: Biliyorsunuz Ankara çanak formu dediğimiz, üç tarafından yükseltilerle çevrili, batıda Engürü ovasına doğru açılan bir topografik oluşuma yerleşmiştir. Bu topografik oluşum içerisinde kuzey ve güneyde çokça bulunan vadiler boyunca oluşan derecikler Engürü ovasında birleşerek Ankara Çayı’nı oluştururlar. Bir yandan da kuzeyden Çubuk Çayı, doğudan Hatip Çayı ve batıya doğru İncesu olarak devamı ile güneybatıdan İmrahor deresi de İncesu’yla birleşerek Ankara Çayı’nı besler. Bu oluşum çerçevesinde biz tümülüs yerleşimlerine baktığımızda tümülüslerin her zaman bu vadiciklerle ilişkilendiğini, yerleşimlerinin sırtların tep hatlarına yakın olarak konumlandığını biliyoruz. Görülebilirlik açısından daha yüksek noktalarda olmaları önemliydi ama bir yandan da su yollarını görmeleri, belki onlarla başka türlü de ilişki kurmaları mümkündü. Bu dönemdeki yaşam, Ankara özelinde çok net bilmesek de belki de suyla ilişkili ritüeller barındırıyordu.
Tümülüslere olan farkındalığının artmasına yönelik bugüne kadar çok değerli çalışmalar yaptınız. Çalışmalarda ne gibi geri dönüşler aldınız? Bu çalışmaların içeriğini ve geldiği noktayı paylaşabilir misiniz?
Tümülüsler Ankara’da bilinen fakat belki biraz göz ardı edilen bir dizi çok önemli kültürel peyzaj öğeleri. 1925-26 yıllarında Ankara’da Atatürk’ün emriyle Cumhuriyet’in ilk kazıları olarak tümülüs kazılarının başladığını biliyoruz. Atatürk’ün kişisel ilgisiyle de önem verdiği bir konu. 1930’lar sonrasında dönem dönem tekrar kazılarla gündeme gelmiş. 1940’larda Anıtkabir yapılırken iki tümülüs kazısı gerçekleştirilmiş. Daha sonra 1960’lı ve 1980’li yıllarda ODTÜ Rektörü Kemal Kurdaş’ın yine kişisel ilgisi ve inisiyatifiyle başlatılan ODTÜ-Ankara Tümülüsleri kurtarma kazıları sonrasında ne yazık ki tümülüslere ilgi büyük ölçüde sönümlenmiş. Ankara Tümülüsleri, bilinen fakat neredeyse unutulan bir konuya dönüşmüş.
Biz 2010’lar sonrasında tekrar ele aldık bu konuyu ve 2019’dan beri devam etmekte olan bir dizi projenin son etabı olan TÜBİTAK destekli projemizde çok katılımlı toplantı ve çalıştaylarda kentlilerle birlikte fikir üretmeye çalıştık. Ankara’nın değeri olan tümülüsleri kente tekrar katmak gerektiğini düşünüyoruz. Sadece arkeolojik açıdan değil, aynı zamanda peyzaj öğeleri ve kentsel kolektif hafızanın da değerleri. Ankara’da kentliler olarak bu oluşumlarla farkında olmadan iç içe yaşıyoruz. Üzerinde piknik yaparken, etrafı izlemek için bir bakı noktası olarak, uçurtma uçurmak veya kışın kızakla kaymak için kullanırken tümülüsleri sadece boş birer tepe olarak algılıyoruz. Buna karşın biz bugün kentlilere bu tepeciklerin tarihi önemini, içinde ne tür bulgular olabildiğini, Ankara için nasıl olasılıklar barındırdığını anlattığımız zaman müthiş bir mutluluk ve merak uyandırıyor bu anlatılar çünkü zaten insanlar o tepelerle kendi yaşamlarında bağ kurmuş durumdalar. Kimi çocukluğunda kimi gençliğinde oralarda oynamış, üzerinde spor yapmış ya da işte etrafı izlemiş, müzik yapmış… Kentliler hayatlarında bir türlü ilişkilenmiş oluyor ve bu ilişkilendirdiği tepeciğin aslında çok eski bir geçmişi olduğunu, bir yandan da bize güzel hikayeler bırakmış bir kültürün de parçası olduğunu öğrendikleri zaman oldukça şaşırıyorlar. Ben yıllarca bir tümülüsün yanında yaşamışım diyenler var ya da mahallemizde bir tümülüs varmış meğer diyenler.
Biz öncelikle Ankaralıları bilgilendirmek istedik ama bir yandan da kentte biraz atıl kalmış ve kent kimliğinde hak ettiği yeri alamamış bu değerler kent yaşamına tekrar ve güçlü bir şekilde nasıl katılabilir onu irdeledik. Birlikte bir vizyon oluşturmak, birlikte sorunları görmek ve fikirler geliştirmek, kent için ya da kentlilerin tümülüsleri veya kentin doğal ve kültürel peyzaj öğelerini sahiplenmesi için çok önemli, çünkü bir konu bu şekilde içselleştirilebiliyor. Eğer bir kentli olarak karara ortaksanız ya da üretilen fikirlere katkı veriyorsanız siz de sahipleniyorsunuz o öğeyi. Dolayısıyla şu anda bizim yapmaya çalıştığımız, bu öğeleri kentlilerle birlikte tekrar kazanabilmek, tekrar kente katabilmek.
Aslında, varlığını koruyabilmiş tümülüsler kentliler tarafından zaten benimseniyor. Araştırmalarımızda, tescilli bilinen tümülüs örneklerine karşı mahalle sakinlerinin özenli, koruyucu bir pozisyonda olduğunu gördük. En küçük bir olay olsa kaçak kazı yapılmasından endişeyle reaksiyon gösteriyorlar, özellikle muhtarlar çok benimsiyor bu oluşumları. Fakat bizim önemli bir amacımız da kentte varlığını sürdüren, yani toplamda 100’den fazla tümülüsten belki 10-15 adet formunu koruyan tümülüsün daha bütüncül deneyimler sunmak adına birbirine bağlanabilmesi. Varlığını koruyan tümülüsler kent içerisinde parçalı ve birbirinden ayrı kalmışlar. Halbuki, Gordion’a bakarak da hayal edebileceğimiz gibi özgün halinde tümülüsler, doğal peyzaj içerisinde ve bir bütün olarak algılanıyordu. Bu sadece algısal bir şey değil aslında, bütün olarak algılanma bir yandan da doğal topografya ve su yollarını yani bir yandan da birtakım doğal süreklilikleri imliyordu. Vadi ve su yolları boyunca sırtlara yerleşmiş tümülüslerin, dolayısıyla su yolunun sürekliliğini sağladığınız zaman kent içinde bir yeşil şerit ya da rotalar ağı olarak aynı zamanda bir ekolojik süreklilik de elde etmiş oluyorsunuz. Bu ekolojik süreklilik bugün kentler için sürdürülebilirlik anlamında ihtiyaç öncelikli olan bir durum. Yani kentler beton veya sert zemin yığıntıları olmamalı. Bugün tümülüsleri kentimize tekrar doğasını hatırlatmak üzere yolların altında kanallar içerisinde kalmış su yollarını tekrar gündeme getirmek ve izlerini bütüncül şekilde sürmek, hatta tekrar onları aktif hale getirip kentte yeşil bir ağ oluşturarak kentin sürdürülebilirliğini sağlamak için projelendirilmesini önemsiyoruz. Bu kapsamda, şu aşamada yaptığımız, kent içinde belki bütüncül olmasa da daha kısıtlı alanlarda; Batı Tümülüsleri, Kuzey Tümülüsleri ve doğuda Örnek Mahallesi-Mamak civarındaki bir dizi tümülüsü birbirine bağlayan tümülüs rotaları oluşturmak. Bunlar aynı zamanda bilinçlendirme rotaları yani kentlilerin veya kenti ziyarete gelenlerin bir yürüyüş programı dahilinde bir bölgedeki tümülüsleri gezebileceği rotalar. Kent içerisinde bazen Anıtkabir’le bazen Ankara Kalesi’yle bazen de özgün yapılaşma dokusuyla ilişkilenen rotalar bunlar. Biz bu rotaları oluştururken gezilebilirliğini hem tümülüsleri hem de o bölgede mevcut diğer önemli öğeleri deneyimlemek adına bütünleştirerek vermek istiyoruz.

Tümülüslerin kentin diğer öğeleriyle ilişkisini ortaya koymak için bir çalışma yaptınız mı?
Bu çalışmanın bir sonraki adımı kente daha bütüncül yeşil ağlar kazandırmak. TÜBİTAK destekli projemizde geniş bir ekip olarak çalıştık. Mimar, peyzaj mimarı, arkeolog, kent planlama ve koruma uzmanı hocalarımız hep birlikte kent lekesi içerisindeki tümülüslere odaklanmakta birlikte kentin dışına doğru Ankara ili içerisinde kalan tümülüsleri de incelediğimiz rotalar oluşturduk. Bu çevredeki tümülüs ve Antik dönem bulgu alanlarını ziyaret ettik. Antik buluntu yerleri ve tümülüslerin yoğunlaştığı hatlar antik yolları takip eden, su yolları ve doğal topografik yapıyla ilişkilenen, süreklilik koridorlarını ortaya koydu. Biz bu koridorların kentin içine nüfus ederek bir süreklilik öğesi haline gelmesini istiyoruz, böylece kenti çevresiyle doğasıyla ve aynı zamanda tarihiyle bütünleştirecek bir ilişkilenme ağı oluşturmak istiyoruz. Bu ilişkilenme ağı aynı zamanda Ankaralıların veya kente gelenlerin Ankara yakın çevresini de tanımasını sağlayacaktır. Ama bizim burada birinci amacımız kentin kendisine soluk getirecek, nefes almasını sağlayacak süreklilik ağları yaratabilmek. Bu süreklilik ağları Ankara kent planında önceki dönemlerde kısmen yer bulmuş doğal süreklilik hatlarını entegre ederek gerçekleşebilir diye düşünüyoruz. Mesela Atatürk’ün inisiyatifiyle kurulan, hatta kendi mülkü olarak kurup kente armağan ettiği Atatürk Orman Çiftliği alanı büyük bir potansiyel sunuyor.
Bunun yanında 1930’larda Herman Jansen’in yaptığı Ankara planında özellikle kutranî yeşil şeritler olarak bahsedilen ve genellikle dere vadileriyle ilişkilenen yeşil bantlar ağı da tam olarak uygulanamamış olan bir plan öğesi olarak kentin yakın tarihindeki gelişimine dair sürebileceğiniz bir iz olarak elimizde duruyor. Dolayısıyla kente yeni bir soluk getirebilecek bu tür bir sürekliliği çok önemsiyoruz. Bu süreklilik su yollarının da tekrar deneyimlenebilir hale gelmesinin önünü açacaktır.
Prof. Dr. Sevim Buluç’un “Mısır’daki piramitler mısırlılar için ne denli önemliyse bu tarihi mezar tepeleri de Ankara ve dolayısıyla Türkiye için o kadar önemlidir” şeklinde bir sözü var. Tümülüsler Ankara ve Türkiye açısından sizce ne kadar önemli?
Tümülüsler Anadolu’nun özgün kültürel miras öğeleri, alametifarikası yani bir tür parmak izi gibi. Truva ve Batı / Güneybatı Anadolu’nun iç kısımlarından İç Anadolu platosunu da kapsayarak kuzeyde Samsun’a, kuzeydoğuya ve güneydoğuda Nemrut’a kadar bulunabiliyor. Tümülüs yapımı sadece Frig dönemi ve bölgesiyle sınırlı değil, tümülüsler daha sonraki dönemlerde de yapılmış ve neredeyse Türkiye’nin her yerinde var. Dolayısıyla Frig’lerin Trakya’daki örnekler ve dolmenler üzerinden Anadolu’ya getirdiği düşünülen bu gelenek, erken Roma dönemine kadar uzun süre devam etmiş. Büyük İskender’in doğu seferine çıkarken Anadolu’ya geldiğinde Achilles’in tümülüsünü ziyaret ederek kurban adadığını biliyoruz.
Tümülüsler Anadolu için gerçekten önemli, dolayısıyla Türkiye için önemli. Anadolu ve Ankara aslında bir tümülüsler diyarı. Ankara özelinde baktığımızda ise bugün kentin içinde bu kadar yüksek sayıda ve yaygın olarak tümülüs görünümünün saptanmış olması Ankara’yı çok özel bir konuma getiriyor. Dünyada kentleşmiş alan içerisinde kalan tümülüslerin veya farklı coğrafyalarda farklı isimlendirilen gömü tepeciklerinin olduğu sadece birkaç kent var. Kent içinde kalan gömü tepeleri özellikleri, sayı, büyüklük ve yaygınlıkları anlamında farklılaşıyor. Bahreyn’de Japonya’da hatta İngiltere’de gömme mezar tepelerinin bulunduğu kentleri biliyoruz. Kentsel alanlarda Osaka çok ilginç bir örnek. Kofun ismi verilen, Tümülüslerle karşılaştırdığımızda küçük örneklere yakın olanlardan çok büyük; Manisa-Bintepeler’deki Kral Alyates Tümülüsü veya Gordion’daki MM Tümülüsü’nden büyük alan kaplayan fakat Tümülüsler kadar yükselmeyen mezar tepeleri kentin içinde bulunuyor. Sayıca Ankara’da tahmin edilen sayının çok altında kalan ve kentin belli bir bölgesine yoğunlaşmış olarak bulunan bu mezar tepeleri bugün UNESCO Dünya Miras Listesi’nde, alanda bulunan bir müze ve gezi rotalarıyla bilgi ve deneyim sunuluyor. Ankara’da ilginç olan, tümülüslerin kentin içi ve dışını bağlayan bir yaygınlık ve her yönden neredeyse koridorlar oluşturan bir yapı sergilemesidir.
Bunun yanında, Ankara’nın bugüne kadar bu kültürel peyzajın farkında olmadan, daha doğrusu sınırlı sayıdaki örnekleri bilinse ve araştırılmış olsa da tümülüslerin bu yaygınlığının ve özgünlüğünün farkında olmadan serpilip büyüyen bir kent olması çok ilginç bir durum ortaya çıkarıyor. Bu yüzden projemizde, bugün bunları tekrar ortaya koyabileceğimiz ve bulunan bu yüksek sayıdaki tümülüs görünüm alanları bağlamında nasıl bir bütünlük ve kente nasıl bir katkı düşünebileceğimizi araştırdık. Günümüzde bu bulgunun, yani Ankara başkent olduktan aradan 100 yıl geçtikten sonra bu sayıların ve yaygınlığının ortaya çıkmış olması çok önemli. Yeni bulgulananlar arasında hala varlığını koruyan tümülüsler nispeten az sayıda da olsa bize, tümülüslerin bir kentsel peyzaj ögesi olarak tekrar düşünülmesi gerektiğini hatırlatıyor. Bu tekrar düşünme, kentin doğasını hatırlamayı da gerektiriyor: Doğal peyzajın 2.800 yıl önce Frigler tarafından benimsenip dönüştürülürken doğal topoğrafyanın form ve ögeleriyle çelişmeyen bir kurgu içerisinde nasıl ele alındığını hatırlatıyor. Ve aslında yüzyıllar ötesinden bize bir tür çağrı yapıyor; burada içinde dereler olan pek çok küçük vadicikten oluşan özgün topoğrafyasıyla pek çok farklı görsellik sunan bir kent olduğunu ve farklı yönlerden yaklaşımlarla topoğrafyanın belirlediği, çoğunlukla su yollarını takip eden Antik yollar boyunca, kentin çevresiyle ilişkilenebileceğini hatırlatan bir örgü sunuyor.




















