|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Son 10-15 yılda, sosyal medya platformlarının hayatımızda daha fazla yer kaplamasıyla, derdimizi en kısa sürede ve en etkili biçimde anlatmamız gerekti. Bazen 140 karakterde mesela. Reklamlar format değiştirdi. Odaklanma süremiz kısaldı. Ekran, seri şekilde kaydırılır oldu.
Sonra yapay zeka uygulamaları yaygınlaşmaya başladı ve bunlar daha dünün öğretileri değilmiş gibi şimdi çarşaf çarşaf yapay zekaya yazdırılan, suya sabuna dokunmayan metinlerle baş başa kaldık. Üstelik bu metinleri hem okuduk hem de duyduk. Belki de o yüzden bu kullanım olağanüstü bir hızla yayıldı. Virüs gibi. Senaristler kullandıkları için dizilerde karakterlerin ağzından duyduk. Panel yöneticileri kullandıkları için iş hayatımızda katıldığımız bir toplantıda duyduk. Reklamcılar kullandıkları için reklamlarda duyduk. Sosyal medyada ekranı kaydırırken karşımıza çıkan satırlarda okuduk sonra. Aynı anlatı biçimine tekrar tekrar maruz kaldık.
Uzunluk yeniden makbul oldu sanki. Artık cümleye bir şeyin ne olmadığını anlatarak başlıyoruz. Dikkatin en yüksek olduğu başlangıçta, neden bir şeyin önce ne olmadığını dinleyelim, öğrenelim? Duya, okuya öyle düşünmeye başlayacağız belki de. İnternet sitelerini kullanıcı dostu olacak şekilde tasarlayan uzmanlar, öncesinde göz hareketlerimizi analiz etmişti. Şimdi nasıl basılı gazeteden haber okumak bize hantal geliyorsa (gazeteyi taşımak, gazeteye eğilmek, gazeteyi tutmak, hızlı biten metin sütunları gibi…) belki bir süre sonra bu maruz kaldığımız kalıpların dışında düşünmek, okumak, yazmak da bize farklı hissettirecek. Bazı kelimelerin kapısını çalmadıkça belki o kelimelerin ifade ettiği hisleri de hissetmeyeceğiz…
Kullandığımız mecra, okuma alışkanlığımızı biçimlendiriyorsa, sürekli maruz kaldığımız yapay anlatı da düşünme ve ifade alışkanlığımızı biçimlendirebilir mi? Dilimizi nasıl koruyabiliriz? Bir dil yanlış veya yabancı kullanımlara yeterince uzun süre maruz kalırsa kulağımız bunları zamanla “doğal” kabul etmeye başlar mı?
Bugün bu soruların cevaplarını, Hacettepe Türk Dili ve Edebiyatı mezunu, yurt dışında Türkçe/Türkoloji bağlamında dersler vermiş, Makedonlar İçin Türkçe adlı çalışması TDK tarafından yayımlanmış yazar, editör ve dil bilimci Çiğdem Ülker ile birlikte arayacağız.
Ahmet İnam’ın Teknoloji Benim Neyim Oluyor? isimli kitabına atıfla sormak istiyorum: Türkçe bizim neyimiz oluyor? Ana dili nasıl tanımlarsınız?
Yapay zeka, hayatlarımıza bu denli nüfuz ederken dönüp bizi biz yapan her şeye yeniden bakmamız gerektiğini hissediyoruz. Sosyal psikologlar bugünlerde “nudge” kavramını tartışıyor, yani önyargılarımızla olan derin bağımızı yeniden görmeye, kendimizi yeniden fark etmeye, kendi davranış mimarimizi nesnel gözle yeniden düzenlemeye davet ediyorlar bizi. Ve şimdi dönüp kendimize baktığımızda ilkin “dil”e bakmamız gerektiğini biliyoruz.
“Ana dil”in daha anne karnında bir ceninken alnımıza bir “yazgı” gibi kazıdığı o değişmez önyargılarımızla göz göze geliyoruz. İyimser veya kötümser önyargılarımızla, değişmeye çalışsak bile sözcüklerimize sinen derin bilinçaltımızla, bizi biz yapan o hem çok bireysel hem de çok anonim yapıyla karşılaşıyoruz. Adı ne olursa olsun bütün ana diller o zihinsel alt yapıyı şekillendiriyor. Deyimlerden mecazlara, şakalardan argolara her toplumun ruhu, bir aynaya yansır gibi kendi diline yansıyor.
Elbette Türkçe de bizim hem kendimizi hem dünyayı onunla kavradığımız baskın genetiğimiz. Türkçe, varoluşumuzun sınırlarını çizen imkanımız. Ludwig Wittgenstein sözünü ettiği “düşüncemizin sınırları” bugün başka gezegenlere doğru genişliyor ve o sınırları çizen “dil”, bizim için Türkçenin ta kendisi.
Ana dilimizde patron bizken sizce neden söz hakkını yapay zeka uygulamalarına veriyoruz?
Sadece dilde değil, şehircilikte, çevre düzenlemede, mimaride bile “en kolay, en kısa yol” ilkesi gelişmeleri yönlendirir. Yapay zekanın şu anda emekleme aşamasında olduğunu ya da vardığı noktanın büyük kitlelere henüz ulaşmadığını düşünüyoruz ama şundan eminiz: Yapay zeka, insan aklının bir türevi. Nasıl tekerlek ayaklarımızın, vinç kolumuzun, teleskop gözümüzün, telefon kulağımızın bir uzantısıysa bilgisayarlar ve şimdi de yapay zeka beynimizin bir uzantısı. Teknolojik devrimin hayatlarımıza taşıdığı olağanüstü konfora şimdi o da katkı sunuyor.
Üç bin yıl önce “yazı”yla bilgiyi kaydetmeye başladık, Gutenberg’in matbaasıyla binlerce defa çoğaltmayı, internetle saniyeler içinde bilgiyi paylaşmayı başardık. Bunlar çok büyük teknolojik patlamalardı ve hayatlarımızı her alanda olumlu anlamda değiştirdi. Şimdi yapay zeka; saniyeler içinde bilgiyi sentezleyebiliyor ve -bir anlamda- akıl yürütebiliyor ki bu karşı durulabilecek bir şey değil. Hem, “aklımız başımızda” olduğu sürece niçin karşı duralım ki? Bu, deprem araştırmalarından tıbba, iklim bilimden uzay çalışmalarına dek hayatlarımıza olumlu girdiler sağlayacak bir buluş. Homeros’tan bir alıntı yapmam uygunsa yapay zeka belki de hayatlarımızın gerçek “gül parmaklı şafağı”. Ama eğer siberbilimcilerinin büyük korkusu gerçekleşirse, yani makineler kendi aralarında farklı bir dil yaratırsa o zaman insan soyunun “anadil”i ne anlama gelecek, henüz bilmiyoruz. Belki biz de makinenin diliyle düşünmeye başlayacağız ve yeni bir varlık formuna evrileceğiz ya da makineler insanın dili olmadan akıl yürütmeyi ve rasyonel düşünmeyi başaramayacak.
Ancak şu bir gerçek: Yeni teknolojilerin koşulları bizi kaçınılmaz bir siber çağa doğru itiyor ama hala aslolan insanın dili ve dokunuşu. O dokunuş, gelecekte de makinenin butonu değil de insanın bilinci olursa yeni çağ yıkıcı bir değişimi değil, yapıcı bir dönüşümü müjdeliyor olacak.
Dil yetkinliğimizi korumak, dil bilgimizi artırmak için günlük hayatın içinde kolayca uygulayabileceğimiz önerileriniz neler olur?
Dil, doğuşumuzla gelen bize hazır olarak verilen bir yeteneğimiz değil. Bizler, dilin “imkanıyla” doğar ve büyürken yavaş yavaş dili ediniriz. Dilin dört temel yönünü -dinlemeyi, konuşmayı, okumayı, yazmayı- sırasıyla öğreniriz. Dilin olanaklarını kullanarak doğru anlamaya ve doğru anlaşılmaya çalışırız.
Hayatımızın her alanında; söylediklerimiz, söylemediklerimiz, doğru anlamalarımız ve yanlış anlamalarımız önemlidir ama çalışma hayatımızda dil kullanımımız daha büyük önem taşır. Dilin bütün bileşenlerini özenle ve titiz bir dikkatle kullanmamız gerekliliğini hissederiz. Ses tonundan vurguya, sözcük seçiminden, uzun ya da kısa konuşmaya dek birçok şeyi öğreniriz. Öğrenmemiz gerektiğini fark ederiz. Ve neyse ki bu süreçte yalnız değiliz. Dünya bizimle Türkçe konuşur. İşitiriz, duyarız, dinleriz.
Doğru sözcüklerin yılanı deliğinden çıkardığını, iki sözün bir büyü olduğunu, akıllı bir sözün savaşı kestiğini, yanlış sözün kafa kestirdiğini öğreniriz. Dilin kuşakları birbirine bağlayan en güçlü bağ olduğunu fark ederiz.
Okumak, kitaba yakın durmak, söze, şiire, sanata duyarlı olmak beynimizin şifası, aklımızın ilacı. “Oku!” kutsal kitapların ilk emri, okula başlayan çocuğun ilk ödevi, beşikten mezara kadar önerilen yaşama tavsiyesi. Çocukluktan çıkmanın büyümenin eşiği. Harfleri birbirine bağlamayı öğrendikten sonra başlıyor gerçek hayat. Tarih de insanın yazıyı bulmasıyla başlıyor. Okumanın ve yazmanın üstünde duruyor dünyanın ve yetkinliğin bilgisi.
2024 yılının aralık ayında, Ankara’da bulunan Gökyay Vakfı Satranç Müzesi’ndeki söyleşinizde, “Kitaplar benim uğraşım değil, uğrağım. Ne mutlu bu duraklarda durup okumuşuz. Bir kitabı okurken onu günlerce göğsümüzün üzerinde tutuyoruz, bizimle geziyor, gözlerimiz ona kilitleniyor. Kitap bir değer; o yüzden değerlendirme yazısı diyorum. Eleştiri değil, elemek değil” demiştiniz. Sizce kelime tercihlerimiz düşünme biçimimizi yönlendiriyor mu? Dilimizdeki bu tür ince anlam ayrımlarını kaybetmek, zamanla düşünme biçimimizi de etkiler mi?
Yine Wittgenstein’ı hatırlamamak elde mi! O sınırlar ve duraklar elbette her birimizi bugünkü varoluş duraklarımıza getirdi. Her hece, her sözcük, her yeni anlam ayrıntısı, her sözcüğün sesi, tınısı hücrelerimiz kadar bize ait. Onlardan birini bile kaybetmek rüzgarın hışırtısını, okyanusun uğultusunu, annemizin dokunuşundaki şefkati, çocuğunuzun gözündeki muzip tatlılığı kaybetmek demek. Tek bir sözcüğü bile unutmak bir anı, bir hatırayı kaybetmek demek.
Duruma en uygun sözcüğü seçmek her birimizin temel dikkati olmalı. Her Türkçe sözcük, toplumsal kimliğimizin, ortak bilinçaltımızın, aynı çağda yaşıyor oluşumuzun farklı bir temsili. Hepimiz ancak doğru sözcükleri seçtiğimiz zaman birbirimizi doğru anlayabiliriz. Bir sözcüğü seçmek, yan anlamlıları arasında anlatılmak istenene en uygun olanını seçmek demek, burada sözü Murathan Mungan’a bırakalım, bakın ne diyor:
“(*) “Kimi sözcükler rüzgârgülünün kanatları gibi rüzgârın nereden estiğine göre renk değiştirebilir. Ne kadar aynı anlama gelirse gelsin kimi sözcükler kullanılma biçimleri ve yerlerine göre yeniden anlamlanır, farklı çağrışım değerleri kazanırlar. Örneğin, içerdikleri ortak olumsuzluk nitelemesi bir yana ‘suratsız’ dediğimizde kastettiğimizle ‘yüzsüz’ dediğimizde kastettiğimiz aynı şey midir? Ya da ‘çehre’ ya da ‘sima’ derken duygumuz ve dilimiz neye göre ayırır bunları? Bu düşüncenin izinden giderek siz de pek çok benzeri örnek bulabilirsiniz. Dil yalnızca anlamla değil, çağrışımlarla da örülür. Çağrışımların kendi hayat hikâyeleri vardır.”
Yine aynı söyleşide, edebiyat eserlerinin daha önce fark etmediğimiz eylem olanaklarını görmemizi sağladığından söz etmiştiniz. Bir kitap bize yeni bir eylem alanı gösterebiliyorsa, dil kendimizi ifade etme aracımız olmasının yanı sıra görebildiklerimizin ve hayal edebildiklerimizin de sınırlarını genişletiyor demektir. Peki, dil yoksullaştığında ne olur? Daha az kelime, daha az mecaz, daha az çağrışım; zamanla daha az düşünme, hissetme ve eyleme geçme olanağı anlamına gelebilir mi?
Ancak edebiyatı olan topluluklar “ulus” olma aşamasına ulaşır der sosyoloji bilimi. Bir dil, eğer edebiyat dili, felsefe dili olabilirse sonsuzluğu yakalar der bilim insanları. “Uluslar ancak büyük evlatlarıyla nefes alabilirler,” diye yazar Victor Hugo.
Ortak bir dil, elbette toplumun eylem olanaklarının ve birlikte yaşama dinamiğinin temel dinamosudur. Sadece dilini bilerek bile o toplumsal yapıyı pek çok ayrıntısıyla tanıyabiliriz çünkü o ortak dilin bütün bileşenleri toplumun birer yapı taşıdır. Toplumda ne varsa dilinde de o vardır ve onda olmayan şeyler dilinde de yoktur.
Türkçe bazı alanlarda son derece varsıldır ama bazı yerlerde de başka dillerden sözcük devşirmeye gereksinim duyar. Türkçe alfabedeki sesli harf sayısının çokluğu, renk adlarının zenginliği, akrabalık adlarının abartılı sayısı bize sosyolojik veriler sunar. Doğa taklidi yansıma sözcüklerin, somutlama taşıyan deyişlerin ve doğaya ait kavramların sayısal üstünlüğü, bizi toplumun tarihsel yolculuğuyla yüz yüze getirir. Bütün bu durumların sosyolojik açıklaması vardır.
Sözcüklerin zaman içindeki yolculuğu, bazısının unutulması, bazı yan anlamlar kazanması toplumsal süreçlerle ilişkilendirilir. Bütün diller için bu süreçler geçerli olabilir ve Konfiçyus kesinlikle haklıdır:
“Dil düşünceyi iyi anlatamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”
Kitaplarını beğenerek okuduğum yazar Nihan Kaya’nın Yüzmek, Yaşamak ve Olma Arzusu adlı kitabında bir not var: Nihan Kaya kitaplarındaki noktalama işaretleri yazarın tercihidir. Yazarın kişisel biçim tercihi ile ortak dilin kuralları arasındaki sınır nerede başlar? Dil hepimizin özenle koruması gereken, bireylerin tercihlerinden üstün bir miras mı? Siz bu sınırı nereye koyuyorsunuz?
Bir dilin yetkinliğinin ölçütü, kuralların yerleşikliği ve sürekliliğidir. Her kural uzun tecrübenin, yanıldığını görüp yeniden düşünmenin, yıkılıp yeniden kurmanın ifadesidir. Kurallar, düşüncenin ve gelişmişliğin verileridir. Ahlaki, mesleki ve toplumsal kuralların hatta trafik kurallarının önemini biliriz. Kurallara aykırı davranmanın neden olabileceği kargaşayı tahmin edebiliriz. Kargaşa ve kaos, ne kadar güçlü olsa da bütün müesseseleri yıkıma götürür, kurumları çöküşe sürükler. Dil dediğimiz yapı da bir kurallar manzumesidir; yaşanmışlık, düşünme, süzülmüş akıl en güçlü ifadesini dilde bulur. Bir dilin yazım kuralları ve noktalama kuralları sadece öğrenciler sadece öğretmenler için değil, istisnasız herkesin uyması ve uygulaması içindir.
Elbette bütün diller en üst ifadesini edebiyatta bulur. Yazmak, zihnimizin ulaşacağı en üst aşamadır, der nöropsikiyatrlar. Edebiyatçılara bu konuda belki bir parça esneklik tanınabilir zira edebiyatın kurmaca yapıtları sizin deyiminizle insanlığın “ortak ve üstün mirasları”dır. Edebiyat yazarının ortaya koyduğu bu ürünler; yaratıcı aklın, yüksek farkındalığın, eleştirel zekanın verileriyle ve dille oluşturulur. Öte yandan edebiyat, doğası gereği sorgulayan, hayata farklı yerden bakan bir üst bilişsel eylemdir. Sartre’ın deyimiyle “Edebiyat, özgürlük istemenin başka bir biçimidir.”
Özgür yazmayı kendine ilke edinen edebiyatçı, bütün kuralları sorgular. Dilin sınırlarında, zihnin dehlizlerinde, bilinçdışının derininde hayatı sorgular. Farkındalıklarını temsil edecek sözcükleri arar. Edebiyat metnini değerlendirirken onun çağdaşları arasında yeni bir şey söylüyor olması da dikkate alınır. Yazar dediğimiz kişi, özgünlüğü, biricikliği arayan ve yazan, muhalif bir zihindir.
Yazdığı dilin noktalama imlerinin bazılarını kullanma ya da kullanmama konusunda belki yazarlara bir parça esneklik tanımamız yanlış olmaz ama bu, onların dilin diğer kuralları konusunda hoşgörüyle karşılanacakları anlamına gelmez. Zaten yazar, dilin kurallarını hafife alsa bile okur, onun metnini kurallara uyarak okur. Okuma eylemi de kurallara uyarak gerçekleşir. Aklın her eylemi; mantığın kurallarıyla ortaya çıkar. Sanat yapıtları da bundan muaf değildir. Heykel için geometrinin, resim için ışığın, müzik için matematiğin kuralları önemlidir; edebiyat için de dilin ve elbette mantığın kuralları aynı anlamdadır.

Sizin yazar ve dil bilimci kimliğinizin yanı sıra editör kimliğiniz de var. Ben de Almanya’da yaşadığım yıllarda, UMAG çatısı altında çevrimiçi verdiğiniz editörlük eğitimlerinden birine katılmıştım. Remzi Kitabevi’ne günde yaklaşık 300 dosya ulaştığını paylaşmıştınız. Son yıllarda yurt dışına artan göçle birlikte yayınevlerine Türkiye dışından gönderilen dosyaların da arttığını tahmin ediyorum. Benzer şekilde, özellikle son iki yılda, yapay zeka desteğiyle yazılan veya düzeltilen metinlerin sayısı da artmış olmalı. Bana kalırsa bu iki durum metinde farklı izler bırakıyor. Bir editör olarak siz de böyle iki ayrı değişim gözlemliyor musunuz? Yıllar içinde yayınevlerine ulaşan dosyalardaki hata türlerinin ya da anlatım özelliklerinin değiştiğini söyleyebilir misiniz?
Yapay zeka metin oluşturabiliyor, bunu biliyoruz. Çok büyük sayıdaki veriyi gayet rasyonel yorumlayabildiğinin de farkındayız. Türkçe çeviri metinlerindeki hatasızlık da etkileyici; birkaç yıl öncenin Google çevirilerindeki cümle bozuklukları şimdilerde şaşırtıcı biçimde düzelmiş görünüyor. Yapay zeka, verilerin arasında en önemli olanı, altı çizilmesi gerekeni de ayırt edebiliyor. Ve nesnel sonuçlara ulaşıyor. Ama işte edebiyat nesnel bir şey değil; edebiyatçı, çok özel, çok karanlık ve alabildiğine kişisel bir yerden ses veriyor. Evet, bilim insanları da bilimsel makale ve değerlendirme metni oluşturanlar da yapay zekayı yoğun biçimde kullanıyor. Kurumlar da kendince önlem almaya çalışıyor, örneğin TÜBİTAK, Araştırma ve Yayın Etiği Kurulu’nun (AYEK) Yönetmeliği, proje değerlendirme hakemlerinin ve makale yazarlarının yapay zeka araçlarını kullanmasını kesin bir ifadeyle yasaklıyor. Zaten soy yapıtlar üretmek isteyen yazarların bu yapaylıktan ve -bir anlamda- bu intihalden uzak duracaklarına bütün kalbimle ve aklımla inanıyorum.
Bir okur olarak sevdiğim yazarlara “Ne olur, yapay zeka desteğiyle yazma” diye seslenmek istiyorum. Bence özgün sesleri gölgeleniyor, aramıza bir yabancı giriyor. Sanki ben nasıl karşılanacağımı bildiğim bir kapıyı çalıyorum da karşıma duvar çıkıyor. Sizce bir yazarın “sesi” nedir? Yapay zeka, teknik olarak iyi bir metin üretirken o sesi gölgeleyebilir mi?
Kitaplar yüzyıllardır yazılıyor, kütüphaneler onlarla dolu ama bunların çoğu tarihin koridorlarında kaybolup gidiyor. Bazıları ise hala okunuyor, defalarca yeniden basılıyor, Antik Çağ’ın metinleri yeniden düzenleniyor, transkriptleri yenileniyor, tekrar yayımlanıyor. Değil mi ki yazmak ve okumak insanoğlunun asla vazgeçmeyeceği eylemi; gelecek de kitaplarla yaşayan, okuyan ve yazan insanların elinde şekilleniyor.
Ama yüzlerce sayfalık bir kitap da küçücük bir yazı da yayımlanmadan önce defalarca okunmaya ve denetlenmeye ihtiyaç duyuyor. Kısacık bir metin bile pek kolay oluşmuyor. Defalarca okunmamış, üzerinde düşünülmemiş ve çalışılmamış bir kitap ne bugüne ulaşabiliyor ne yarına kalabiliyor. Eksik bir metnin yarına ulaşması, zamanı aşması kolay olmuyor. Ancak iyi hazırlanmış ve doğru metinler zamanı aşabiliyor ve geleceğe ulaşabiliyor.
İnsan aklının karmaşık ve üst işlevleriyle gerçekleşen edebiyat ürünleri kendiliğinden gelen rastlantısal, başıboş çağrışımlarından ibaret olamaz. İlhamın perileri gelse bile hızla uçar gider ve kolay kolay geri dönmez. Edebiyat, zihnimizin sentezleyen, tümleyen, birleştirerek yeni bir yapı oluşturan bir üst etkinliğidir. Özgün edebiyat yaratıları, disiplini, kuralı ve yoğunlaşmayı gerektiren uzun çalışma saatlerinin sonunda ortaya çıkar.
Bir edebi metin, yazarının biricik ruhunun ve sadece ona özgü duyguların aynasıdır. Yazarının sayfaya yansıyan sesidir. İyi bir metinde, yazar kendisine ve hayatına dair şeyler söylemese bile satır aralarında onun kalbinin atışını duyar, sayfalarda saklı hikayesini okuruz.
Yazı, yazarının kim olduğunu ele verirken, çağının, toprağının ve yazıldığı dilin de eşsiz bir tanığıdır. Edebi eserler yazıldıkları dönemi, içine doğdukları toplumu tarih kitaplarından farklı ve kişisel olarak geleceğe aktarırlar. Hele de o, bir soy eserse, sadece yazıldığı çağın değil, insanın dünyadaki on bin yıllık yolculuğunun izlerini taşıyacaktır.
Edebiyat elbette öncelikle dille gerçekleşen bir eylemdir. Yazarının çabasının yanı sıra editoryal bir taramadan geçen metinler yarına ulaşma şansını yakalar. İkinci bir gözün okuyuşu, bir başkasının metne bakışı ve dokunuşu yazının ömrüne ömür katar. Biraz da bu yüzden kitap kulüpleri, öykü atölyeleri her geçen gün çoğalıyor, birlikte yazmanın ve okumanın hazzını paylaşıyor edebiyatçılar.
Teknolojinin metaverse dünyası ne denli gelişirse gelişsin, diller bir iletişim aracı olarak insan uygarlığının hala en önemli varlığı. Dili anlamak, dili kavramak, dili kullanmak türümüzün en belirgin özelliği ve bu özellik değerini hiç kaybetmiyor.
(*) Murathan Mungan, 189 Sayfa, Metis Yayınevi, 2014, sayfa 8)




















