Menu Kapat
Kapat

‘Davet’: Birlikteliğin sokakları

Ankara Havası
Getting your Trinity Audio player ready...
Okuma Modu

Otobüsten SSK İşhanı önünde mi indin? Yoksa metrodan hangi çıkıştan çıkacağına mı karar veremedin? SSK İşhanı artık belediye binası olmuş. Ziya Gökalp Caddesi’nden karşıya geçerken kullanmadığın, belki de sabaha karşı merdivenlerinde oturduğun üst geçidin son izleri de silinmiş. Karanfil’den çıkmayı tercih ettiğinde Dost’un önünde bekleyen birilerini görüp tebessüm etmişsin.

Ziya Gökalp Caddesi üst geçit (Haziran 2026)

Ömrümüzün T harfi sokaklarından Meşrutiyet’e, oradan Hatay Sokak’a girmişsin. Büyülü Fener’in önünde seni filme davet eden arkadaşlarınla selamlaşmış, gösterimdeki diğer filmlerin afişlerine hızlıca göz atmışsın.

Sonra mısır ve kolanı alıp 10. Salon’a girmişsin.

Salı günü olmasına rağmen salonun neredeyse yarısı dolu. Çarşamba indirimi de yok. Açıkçası mahalle sinemasında bu kadar seyirci görmeyi beklemiyordun. O an film izlemenin hala bir şenlik olduğunu hatırlatan o tanıdık hisle doldun.

Sonra film başladı.

Tek mekan, dört beden

Olivia Wilde’ın hem yönettiği hem başrolünde oynadığı Davet (The Invite), Cesc Gay’in 2020 tarihli İspanyol filmi The People Upstairs’ın (Sentimental) Amerikan uyarlaması. Ben filmin bir uyarlama olduğunu salonda, açılış jeneriğindeki yazılardan öğrendim. Fragmanını bile izlemediğim için filme dair ön bilgim olmadan gitmiştim.

Rashida Jones ve Will McCormack imzalı senaryo, evliliği çatırdayan bir çiftin – Joe (Seth Rogen) ve Angela’nın (Wilde) – üst kattaki eksantrik komşuları Hawk (Edward Norton) ile Piña’yı (Penélope Cruz) akşam yemeğine davet etmesiyle başlıyor.

Sofra kurulduğunda önce nezaket, sonra oyun, en sonunda da itiraflar devreye giriyor.

Filmin tamamı tek bir dairede geçiyor. Wilde da metnin tiyatro köklerinden gelen yapısını kamerayla derinleştirme yoluna gidiyor. Sahneler bir oyun metninin perdeleri gibi kuruluyor; kamera oyuncuları kovalamak yerine onlara alan açıyor. Dört oyuncunun komedi zamanlamasındaki keskinlik, müzik kullanımının da etkisiyle bu sınırlı mekanı, gerilimi büyüten bir anlatıya dönüştürüyor.

Joe’nun rahatlığı burada bilinçli bir kırılganlığa evriliyor. Norton ise Hawk’ı, izleyiciyi hem güldüren hem de huzursuz eden bir belirsizlikte tutmayı başarıyor. Her ne kadar mimikleri kaybolmuş olsa da.

The Invite | Sinemanın Unuttuğu Yetişkinler - Oscar Boy

Bir akşam yemeğinin siyaseti

Davet’i ilginç kılan, dört karakterin birbirine ayna tutmasına izin veren yapısı. Evlilik, burada çözülmesi gereken bir problem yerine ortaya çıkarılması gereken bir gerçek olarak ele alınıyor. Komşuların tuhaflığı, aslında ev sahibi çiftin kendine söylemeye cesaret edemediği şeylerin dışavurumu haline geliyor.

Wilde’ın uyarlamasının başarısı, bu hikayeyi Amerikan orta sınıfının kendine özgülüğüne taşıyabilmesinde. Filmde Hawk’ın ağzından çıkan tek bir cümle var ki bütün akşam yemeğinin altındakini bir anda görünür hale getiriyor:

“Amerika’da artık kim ev sahibi olabiliyor ki!”

Sadece esprili bir yan cümle değil bu. Filmin evlilik krizini bir de ekonomik sıkışmışlık üzerinden okumamızı sağlıyor. Dört kişinin aynı dairede bu kadar uzun süre kalması, birbirlerine bu kadar mecbur hissetmeleri biraz da kimsenin kolayca çıkıp gidemediği bir hayatın hikayesi.

Bunu Kızılırmak Caddesi’nden Selanik Caddesi’ne dönerken daha geçen hissettiğin bir gerilim olarak dinliyorsun salonda. Kira. Ev. Her masaya aynı sessizlikle giren “Nereye taşınsak?” hesapları.

Kızılay’daki salonda filmin en gerilimli anlarında yükselen tedirgin kahkahalar, bu ayna oyununun ne kadar isabetli çalıştığının kanıtı. Kimse ekrandaki çiftle arasına tam olarak mesafe koyamıyor. Bir noktadan sonra onların konuştuğu, yalnızca onların evliliği olmaktan çıkıyor.

Filmin sıcaklığında, cinselliği açıkça konuşabilmesinin de payı var. Mahremiyeti evliliğin kenarında duran bir konu olarak değil, doğrudan bileşenlerinden biri olarak ele alıyor. Önümüzde oturan çiftin tepkilerine ve aralarındaki enerjiye göz ucuyla tanık olmaktan da kendimizi alamıyoruz.

Finale gelince, orada biraz tereddüte düşüyorum. Film, ilişkiyi ustaca deşip masaya yatırdıktan sonra, son on dakikada bandı geriye sarmaya çalışıyor gibi hissettiriyor. Bu kadar sert bir yüzleşmenin ardından her şeyi derli toplu bir yere bağlama isteği, filmin kendi cesaretine biraz ihanet ediyor.

Davet yerine

Işıklar yandığında önümüzdeki çiftin birbirlerinden nasıl ayrılacağını artık biliyoruz. Evet, aynı eve gitmediler. Biz ise Hatay Sokak’tan çıkıp bu ağustos akşamını sürdürmek için Mülkiyeliler Birliği bahçesine geçiyoruz.

Aynı sofrayı izlemiş olmanın verdiği rahatlıkla laf dönüp dolaşıp kendi ilişkilerimize, kendi masalarımıza geliyor. Film, salondan çıkınca başka bir biçimde devam ediyor.

Belki Davet’in benim için Ankara’da karşılık bulduğu yer tam da burası. Filmde dört insan bir sofranın etrafında birbirlerine bakıyor, birbirlerinden bir şeyler saklıyor, sonunda da kendilerine bakmak zorunda kalıyor.

Biz de filmden çıkıp başka bir masaya oturuyoruz.

Davet, büyük bir sinema hamlesi yapmadan dört oyuncuya, iyi yazılmış bir sofraya ve birbirine bakmak zorunda kalan insanlara güvenerek yolunu bulan bir film. Ama onu Kızılay’da, Büyülü Fener’in 10. Salon’unda, bir ağustos akşamı seyircilerle birlikte izlediğimde bende kalan yalnızca film olmuyor.

Birlikte gülmek, birlikte gerilmek, birlikte susmak ve sonra sokağa çıkıp film hakkında konuşmak…

Belki sinemaya gitmenin hala küçük bir şenlik olmasının anlamı da burada. Birinin seni filme davet etmesiyle başlayan gece, filmin kendisinden daha uzun sürüyor.

Bir başka davet

Ankara’da birlikteliğin sokakları yalnızca sinemadan çıkınca başlamıyor.

Bazen Beşevler’de, Emek’te bir mekandan kalkıyorsun. 19 Mayıs Stadyumu’na doğru yürümeyi düşünüyorsun. Sonra hatırlıyorsun: 19 Mayıs hala inşaat halinde. Şehrin kalbinde, maçtan çıkıp kalabalığa karışabileceğin o eski günler şimdilik yalnızca hafızada.

19 Mayıs Stadyumu inşaatı. Etlik Şehir Hastanesi’nden görünüm ( Ahmet Ay, Ağustos 2026)

Ama Ankara biraz da böyledir. Kentsel dönüşen binaların, kapanan mekanların, sökülen üst geçitlerin ve inşaat halindeki stadyumun arasında bazı yolları hafızanda yürümeye devam edersin. Üstelik o yolların çoğundan hala her gün geçiyorsun. Yabancısı olduğun şey sokaklar değil; o sokaklarda eskisi gibi birlikte olamamak.

Sinemadan çıkıp sokağa karışmak, maçtan sonra kalabalıkla birlikte yürümek, bir masada geceyi uzatmak…

Hepsi aynı şeyi hatırlatıyor: Birlikte geçirilen zamanın kendisi, şehrin hafızasında bir iz bırakıyor.

Belki Davet filmini birlikte izlemenin bende bıraktığı asıl duygu da bu.

Ankara Havası

Paylaş:

İlginizi Çekebilir

Gizliliğe genel bakış

Bu web sitesi, size mümkün olan en iyi kullanıcı deneyimini sunabilmek için çerezleri kullanır. Çerez bilgileri tarayıcınızda saklanır ve web sitemize döndüğünüzde sizi tanımak ve ekibimizin web sitesinin hangi bölümlerini en ilginç ve yararlı bulduğunuzu anlamasına yardımcı olmak gibi işlevleri yerine getirir.