Annemin rahatsızlığı sebebiyle bir süredir İbni Sina hastanesindeyiz. Yaklaşık on gündür bu odadayız. İnsan hayatta her şeye alışıyor, tüm düzensiz gibi görünen durumlar, bir süre sonra kendine ait bir düzen oluşturuyor. Ve o kaosu andıran haller kendi içinde öngörülebilir bir denge yaratıyor. Doktorların kaçta geleceği, hemşirenin ne zaman serumu değiştireceği, güneş ışığının odaya günün hangi saatinde nasıl düşeceğini bir süre sonra öğrenmeye başlıyorsunuz. Öngörülebilir bir hayatın kendine has sınırları ve düzeni vardır. Biz de bir süre sonra hastane ortamının kendine has işleyişinden iki kişilik bir düzen yaratmayı başardık.

Odamız beşinci katta, manzaramız Ankara Kalesi’ne bakıyor. Her sabah olduğu gibi pencereden kaleyi izliyorum. Arada gözüm aşağıya takılıyor; dolmuşlar, taksiler, arabalar, insanlar hareket halinde, bir yerlere doğru koşuyorlar. Herkesin zaman algılayışı kendi gerçekliğine göre değişir. Aşağıda hep bir yerlere yetişmeye çalışanlar, yukarıda bir hastane odasında güzel haber bekleyen hastalar, hasta yakınları… Zaten insan hep bekliyor; üstelik hep bir yerlere yetişmeye çalışıyor, kafamız hep karışık. Her daim nefes nefese kaldığımız bir yaşam kültürümüz var. Bu iyi bir şey değil sanırım.

Aklımdan bu düşünceler geçerken, odamızın kapısı çalınıyor, doktor ve hemşire geliyor. Hemşire annemin koluna bağlı olan serumu değiştiriyor, doktor genel duruma bakıyor, her şeyin iyiye gittiğini söylüyor, “Yakında sizi taburcu edebiliriz,” diyor. Bu habere seviniyoruz, eve dönme fikri her zaman iyi hissettirir insana. Doktor ve hemşirenin ardından elinde torbalarla babam içeri giriyor. Babamın gelmesi, annemin genel durumunun iyi olmasıyla birlikte dışarıya çıkmaya karar veriyorum. Biraz hastane ortamından uzak kalmak iyi gelebilir. Odadan çıkıyorum, yan odada tıpkı benim gibi annesini bekleyen E.’yle karşılaşıyorum. Gölgesi duvara düşmüş, etrafa bakıyor.

E.’nin annesi bir hafta önce ameliyat oldu, kendisiyle burada tanıştım. İnsan hastanede başkalarıyla çok daha kolay yakınlaşıp, hayat hikâyesine ortak olabiliyor. Daha da önemlisi birbirine destek oluyor, gelen iyi haberlere seviniyor. E. sosyolog, bir üniversitede akademisyenlik yapıyor ve doktora tezini bitirmek için uğraşıyor. Onunla birlikte uzun süredir aynı koridorda aynı kötü duvar resimlerine bakıyor, uzun bir bekleyişi paylaşıyoruz. Hastane işleri bitince, dışarıdaki hayatımıza kaldığımız yerden devam edince neler yapacağımızı hayal ediyoruz. Sevdiğimiz kitaplardan, müziklerden, filmlerden bahsediyoruz. Bol bol doktor dedikodusu yapıyoruz, onların hoşumuza gitmeyen davranışlarını eleştirmekten kaçınmıyoruz.

E.’nin yanına gelip “Günaydın,” diyorum. İçten bir gülümsemeyle “Günaydın,” diyor. Annesinin son durumunu soruyorum, o da bana aynı soruyu yöneltiyor. Karşılıklı “Durumlar iyi,” diyoruz. E.’nin ablası İstanbul’dan gelmiş, refakat işleri nöbetleşe olacakmış. Onların odasına kafamı uzatıyorum, ablasına hoş geldin derken annesine de genel durumun iyiye gitmesini sevindiğimi söylüyorum. Sonra E.’ye dönüp, dışarıya çıkıp biraz hava almak istediğimi anlatıyorum, şayet işi yoksa birlikte yürümeyi teklif ediyorum. E. azıcık düşünüp teklifimi kabul ediyor. Üstünü değiştirince hemen gidebileceğimizi söylüyor. Kısa bir sürenin ardından odanın kapısı açılıyor. E. az evvel toplamış olduğu kumral saçlarını açmış, üzerine beyaz tişört ve onu tamamlayan beyaz spor ayakkabılarıyla yanıma geliyor. Çok hoş görünüyor, hoş bir gülümsemeyle “Artık gidebiliriz,” diyor. E. cidden çok güzel gülüyor, gülünce ela gözleri daha da belirginleşiyor. E.’nin gülümsemesi, bana hastane ortamında karşıma çıkabilecek en yaşam dolu anlardan birini yaşatıyor. Birisinden ufak ufak hoşlanmaya başladıysanız ve kalbiniz ritimli bir şekilde atmaya başladıysa bu iyi bir şeydir. Kalbiniz size hayatta olduğunuzu hatırlatır. Hastane ortamında nadiren rastlanabilecek bir vaziyettir.

E.’yle hastaneden dışarı doğru çıkıyoruz. Hastanenin girişindeki dev İbn Sina heykelini geçip ana caddeye doğru çıkıyoruz. Yol haritamız Ankara Kalesi’ni işarete ediyor. İkimizde yıllardır buralara hiç gelmemişiz. Yavaş adımlarla kaleye doğru gitmeye başlıyoruz. Karşımıza eski Ankara evlerinin girişinde yer alan Kokucu Metin’in dükkânı çıkıyor. Kokucu Metin’in dükkânından kesif gül kokulu parfümler geliyor, kendisi içeride parfümlerden birini müşterisine tanıtıyor. Bu sahnede insanın gözleri ister istemez Parfümün Dansı‘ndaki Alobar ve pancarları arıyor. Kokucu Metin ve kokularını geride bırakıp yürümeye devam ediyoruz. “Ankara Kalesi’ne gider” tabelasının yanından geçip yukarı doğru gidiyoruz. Gözümüze bir duvar yazısı takılıyor: “Haymana”. Herkes hayatta bir iz bırakmak istiyor. Haymanalı bir kardeşimiz de bu yöntemi tercih etmiş görünüyor.

Ankara’da hava şahane, tepemizdeki güneş henüz kavurucu konuma geçmiş görünmüyor. Etrafımızda “esmiyor” şikâyeti yapan çok az kişi var. E.’yle beraber yürümeye devam ediyoruz. Güneş, E.’nin kumral saçlarına düşüyor ve ortaya harika bir ahenk çıkıyor. Arada da heyecanla bana etraftaki binalar ve mekânlarla ilgili bir şeyler anlatıyor. Ben ise gözlerimi ondan alamıyorum. Evet, bunu daha önce de söylemiştim, E. gülünce çok hoş oluyor. Ela gözleri kısılıyor, yanaklarda ince gamzeler ortaya çıkıyor. Koyunpazarı Sokak üzerindeki tarihi çay evini geride bırakıyoruz. Burası Ankara’nın en eski çay evlerinden birisi. Ufak dükkânın içerisinde İsmet İnönü’nün de imzasının bulunduğu bir hatıra defteri mevcut. Birkaç adım daha atıyoruz, artık Koç Müzesi’nin yanındayız. Bu civarın en zengin müzelerinden. Eski arabalar, oyuncaklar, objeler var içeride. Sol tarafımızda da Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi kalıyor. Onları da geride bırakıp, Ankara Kalesi’ne giriş yapıyoruz.

Büyük surların içerisinden geçiyoruz. Hoş bir esinti karşılıyor bizi. Yayçeken Sokağı’ndan yolumuza devam ediyoruz. “Satılık Konak” afişini geçiyoruz (Burayı kimin alacağını merak ediyoruz elbette). Karşımıza bu sefer de tespihçiler, gözlemeciler, halıcılar, ahşap ustaları karşımıza çıkıyor. Uzun yıllardır gelmediğim Ankara Kalesi ve civarında pek bir şey değişmemiş. Kale beş dakika önce yıkılmış bir Anadolu beyliği hissiyatını aynen koruyor. Bu sırada bulutlar tepemizde toplaşmaya başlıyor, ufaktan bir gök gürlemesi yaklaşmakta olanı bize haber veriyor.

Kırkikindi mevsiminin en tehlikeli yanı her an yağmura yakalanma ihtimalidir. Yağmurun ne zaman yağacağını ne zaman biteceğini asla kestiremezsiniz. İnsanlar zombi saldırısı varmışçasına etrafa koşturur. Dahası olası yağışa önlem almak için şemsiyenizi ve yağmurluğunuzu yanınıza alırsınız bu sefer de tepede dikilen güneşe yakalanırsınız. En kötüsü yağışa yakalandığınız anda tanımadığınız insanlarla hiç alâkanız olmayan bir dükkânın önünde gergin bir şekilde yağmurun dinmesini bekleyebilir, dükkân sahibiyle lüzumsuz bir sohbetin içerisinde kendinizi bulabilirsiniz. Biz de kendimizi böyle bir vaziyette buluyoruz. Adımlarımızı ahşap malzemeler satan bir amcanın dükkanına atıyoruz, dükkân sahibi bize hiç ilgimizi çekmeyen ürünlerini tanıtıyor. Bir televizyon dizisinden ilhamla, ok, kılıç, kalkan ve balyoz yapmış, gururla onları anlatıyor. Her ne kadar “Ok atacak yerimiz yok,” desem de beni dinlemiyor. Dokuma halıları serip onları anlatıyor bu sefer de. E. gülmemek için kendini zor tutuyor. Bir süre sonra bulutlar kenara çekiliyor, güneş kendini gösteriyor. Zoraki olarak misafir olduğumuz Tarkan Gümüş Eğer filmini andıran dükkândan çıkıyoruz. Neyse ki çok ıslanmadık. Yokuş yukarı kalenin tepesine doğru yürümeye devam ediyoruz. Dev surlara yaklaşıyoruz. Kalenin avlusunda bizi boyunlarında kameralarıyla ve renkli şemsiyeleriyle Japon turistler karşılıyor. Bir tanesi bizden fotoğraflarını çekmemizi istiyor. Renkli şemsiyeler, son model fotoğraf makineleri ve çorap-sandalet uyumuyla fotoğraf karesi ölümsüzlüğe karışıyor. Dünyanın en uyumlu ve meraklı turistleri kesinlikle Asyalılar.

Kalenin merdivenlerinden ufak adımlarla yukarı çıkıyoruz. Kalenin surları kalabalık, geniş ufka bakanlar, selfie çekenler, etrafı çekenler sıralanmış. Yerli turistler ya da Ankaralılar kalenin yukarısında “Seni yeneceğim Ankara!” tarzı bir ruh haline sahip değiller. Tam aksine zirvede olmanın, her yere yüksekten bakmanın bir tür huzuruna sahipler. Selfie çekenlerin haricinde kalenin tepesinde geçmişini arayanlar, evini bulmaya çalışanlar da var. Lakin onların da görüş alanını dev TOKİ konutları perdeliyor. Eski Ankara’yı bulabilmek çok güç, sağım solum kentsel dönüşüm…

Tüm bu hengâme içerisinde E.’yle tepeden Ankara’ya bakıyoruz. Evlerin çatılarından, aralarından süzülen yollardan nerede olduğunu çıkarmaya çalışıyoruz. Bir süre sonra yer bulma oyununa son veriyoruz ve etrafı sessizlik kaplıyor. Bu sessizlik ikimizi de rahatsız etmiyor. Tam aksine huzur veriyor. Karşılıklı anlamlı sessizlikleri paylaşabildiğiniz insanları yanımızdan ayırmamalıyız zaten. Kelimelere ihtiyaç duymadan, bir göz temasıyla birbirini anlayacak kadar tanımak, sevmek kadar değerli bir şey yok… Sonra ikimizde önümüzdeki ufku bakmaya başlıyoruz. Ufka bakmak ikimize de iyi geliyor, geçmişin yüklerinden arındırıyor. Birikmiş sorulardan, hastane geriliminden, şimdinin belirsizliğinden koparıyor. Gelecek uzun sürer ikimiz de biliyoruz. Etrafa ve hayata uzaktan, zamanın akışının dışında bir yerden bakmak hep iyi gelir zaten insana. Tam bu sırada E.’nin elini tutuyorum ve o da benim elimi sıkıca kavrıyor. Birbirimize gülümseyerek bakıyoruz. Uzun bir zaman sonra ilk defa kendimi hayatın içerisinde hissediyorum. Zaten Murakami de bir keresinde “Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir,” demişti. E.’ye dönüp rüzgârdan uçuşan saçlarını düzeltip yanağına bir öpücük konduruyorum; yine o hoş gülümsemesiyle bana bakıyor sonra o da benim yanağımdan öpüyor.

Bu sırada güneş tepede batmaya hazırlanıyor. Etrafı hoş bir kızıllık kaplıyor, sessizce güneşin batışını izliyoruz. Birazdan hastaneye döneceğiz, uzun zamandır aşina olmak durumunda olduğumuz ortama. Lakin ikimiz de şunun farkındayız; hayatımızın en güzel anlarından birini yaşıyoruz. Hayatta en çok bu anı hatırlayacağız belki de… Geleceğimizle ilgili hiçbir şeyden emin olmasak bile yaşadığımız bu anın hissiyatından eminiz. Bu da çok şey demek zaten.


Flanörün diğer yürüyüşlerine de eşlik edebilirsiniz: Emek-Bahçeli, Akay, Seymenler Parkı, Olgunlar-Sakarya

Bir Sosyal Sorumluluk Uyarısı

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here