|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Ankara’da merkezi semtleri hedef alarak yoğunlaşan kentsel dönüşüm, yalnızca kentin fiziksel dokusunu değiştirmiyor. Kuruluşundan itibaren oldukça özgün bir konut kooperatifçiliği deneyimiyle inşa edilmiş sivil mimari yapıları, bunların oluşturduğu semt dokusunu ve elbette ki bu yapılı mekana ruhunu vermiş kolektif kentlilik bilincini de siliyor. Ankara’nın yaşadığı bu sarsıcı dönüşümü, bir dönemin popüler dizisi Dark üzerinden ele alan Ceren Gamze Yaşar, dizideki zaman yolculuğu kurgusundan hareketle çarpıcı bir soru sormuştu: Ankara’da zamanda yolculuk etmek mümkün olsaydı, kişi hangi zamanda bulunduğunu mekana bakarak anlayabilir miydi? Cevabı yazının başlığında gizliydi: “Darker than the Dark: Kara AnKara.” Yaşar, dizinin geçtiği Winden’daki yapılı çevredeki sürekliliğin izleyici açısından zaman dilimlerini birbirinden ayırt etmeyi zorlaştırdığını fakat Ankara’da bunun neredeyse tam tersini yaşadığımıza işaret ediyordu. Binaların, sokakların, kaldırımların, parkların ve donatıların sürekli dönüşmesi bu kentte geçen ömrümüzden kolektif belleğimize attığımız çıpaları da silikleştiriyor kuşkusuz.
Bu açıdan baktığımızda yaşanan dönüşümün, geçmişi ortadan kaldırmaktan ziyade, geçmiş ile bugün arasında ilişki kurulmasını sağlayan maddi referansları seyrelterek kentin kendi tarihini okunabilir kılma kapasitesini ve dolayısıyla kentlilik bilincimizi zayıflattığını söylemek mümkün. Louis Wirth’in yaklaşık bir yüzyıl önce önerdiği biçimiyle kenti yalnızca binalardan ve nüfus yoğunluğundan ibaret olan bir yerleşim ölçeği değil kendine özgü ilişkilerin, karşılaşmaların ve yaşam biçimlerinin kolektif olarak üretildiği toplumsal bir mekan olarak düşünürsek, bu yıkımın yalnızca fiziksel bir eksilme/dönüşme olmadığını düşünmek gerekir.
Son iki yıldır Ayrancı üzerine açtığım bir ders kapsamında bu süreci yakından izledik ve tanıklarıyla mülakatlar gerçekleştirdik. Bu derslerin katılımcılarından Yağmur Hasdemir ve Özge Özkan semtte gerçekleştirdikleri bir keşif yürüyüşünden şunu not etmişlerdi: “Kuzgun Sokak’tan başlayarak yürüyüşümüzün geri kalan teması yıkımlar ve kentsel dönüşümler oldu. Ne kadar çok binanın yıkıldığını ve çok kısa zamanda yenilerinin yapıldığını konuştuk. Hatta yürüyüşümüzü ‘Ayrancı’nın Obrukları’ olarak isimlendirmeye karar verdik” (22.04.2024). Son yıllarda Türkiye’de bir çevre sorunu olarak sıkça gündeme gelen, yer altı suyunun aşırı kullanımı ve kuraklık nedenleriyle meydana gelen çökmeler olarak tanımlayabileceğimiz “obruk” hadisesini kentsel dönüşüme uyarlamak oldukça değerli bir katkı. Kentsel rantın aşırı üretim-tüketimiyle mahallerimizin ağaçlarını yiyerek büyüyen “kentsel obruklar.” Ayrancı’daki bu dönüşüm üzerine yazan Cahit Akın’ın haklı uyarısını hatırlayalım: “Ayrancı’daki bir apartman bahçesinin sadece o apartman sakinlerine değil, tüm şehrin ekolojik ve sosyal dengesine hizmet ettiğini bilmeliyiz.”
Kentler tarihi aynı zamanda bir yıkımlar tarihidir. Bir zamanlar gündelik hayatın parçası olan apartmanların, sokakların, dükkanların ve tanıdık köşelerin birbiri ardına ortadan kalkması, bu dönüşüm karşısında çoğu zaman seyirci kalmaktan başka bir şey yapamayan kent sakinlerinde kendine özgü bir melankoli de üretiyor. Bu yıkımlarla oluşan kırıklarda mayalanan tanıklıklar, bir kuşağın anlatısına dönüşerek o kuşağın tarihini yazar. İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da ortaya çıkan “enkaz/yıkıntı edebiyatı” (Trümmerliteratur) örneğin. 1950’lerde başlayan yoğun uydu-kentleşmesi sonunda 1970’lere kentsel bir çöküş yaşayan New York’ta olduğu gibi örneğin. Gordon Matta-Clark’ın da üyesi olduğu kolektifin anarchitecture adını verdiği, sanatı yıkımın içinde yeniden kuran akım gibi şiirlerini kentin duvarlarına grafiti dilinde yazan Jean-Michel Basquiat da kentin yıkıntılarından ilham alıyordu.
Ankara’da ise kente doğmuş, kentte büyümüş ya da kentten beslenmiş sanatçılar bu dönüşümün tanıklığında(n) çeşitli işler üretiyor uzun zamandır. Kimi zaman yıkılmış ya da yıkılmak üzere olan yapıları kayda alarak ya da boyayarak, kimi zaman geride kalan malzemeyi yeniden kullanarak, kimi zaman da henüz ortadan kalkmamış bir mekanı geçici olarak başka türlü kullanıma açarak kentin dönüşümüne müdahale etmenin yollarını arıyorlar.
2010’larda ortaya çıkan ve kentin yıkıntılarında 40 Haramiler gibi yaratıcı ve kolektif işlerle bir hayalet gibi gezen Avareler (2012). Gezi Parkı Protestoları sonunda yıkılmak üzere boşaltılmış Başçavuş Sokak No. 10’da, “Ankara’nın ilk işgal evi” olarak anılan Atopya. Başak Altın’ın Hisar ve Maral Apartmanlarının yıkım sürecine tanıklığını belgelediği işleri ve 2018 yılında Alaçam Sokak No. 18’de yıkılmak üzere boşaltılmış bir binada açtığı “Yıkım Süreci: Açık Alanda Arkeolojik Kazı” sergisi. 2025 yılında ise Molektif kurucularından Özbir Erciyas’ın Ankara’da apartman enkazlarına nakşettiği yazılamalar. Kentin yıkım tarihini yazan bu işlerin son örneklerinden biri geçtiğimiz bir pazar günü Paris Caddesi No. 24’te gerçekleşti: Son (Bir) Akşam Yemeği.



Bu özgün performans/sergi; yıkılmak üzere boşaltılmış bir apartmanı sanatçıların, mimarların, müzisyenlerin, akademisyenlerin ve izleyicilerin birkaç saatliğine bir araya geldiği bir sofra-mekana dönüştürdü. Ankaralıların hafızasında Fıçı Meyhanesi’yle çıpalanmış binanın gündelik işlevi çoktan sona ermiş, yeni hali ise henüz başlamamıştı. Tam da bu aralıkta kurulan sofra, gerçekleştirilen performanslar ve binanın kendisini işin malzemesine dönüştüren müdahaleler, yıkımdan hemen önceki bu kısa zamanı görünür kılıyordu.

Performans/serginin kavramsal çerçevesinde kullanılan “liminalite” (eşiktelik) kavramı bu anlamda yalnızca metaforik bir kullanım değil. Antropolojide toplumsal bir statünün sona erdiği fakat yenisinin henüz kurulmadığı eşik halini anlatan kavram, burada binanın kendisine uygulanıyor: Artık tam anlamıyla bir apartman olmayan ama henüz enkaza, arsaya ya da yeni bir yapıya da dönüşmemiş bir mekan. Son (Bir) Akşam Yemeği, tam olarak bu eşikte, yıkımı temsil etmek yerine yıkımdan hemen önceki zamanı katılımcıları ve izleyicileriyle birlikte deneyimlemeyi öneriyordu. Bu ana tanık olan bizleri ise bu eşikte mekan ve zamanda, dolaysız ve dolayımsız bir birliktelik duygusunda ortaklaştırıyordu (communitas). Tıpkı Ankara’yla olan ilişkimiz gibi. Tekil bir sanat etkinliği olarak değil, Cumhuriyet boyunca farklı modernleşme evrelerinde yakın geçmişi tekrar ve tekrar yıkılan Ankara’nın, bu yıkım silsilesiyle örülmüş uzun tarihinin bugün(d)e açılan bir anında ikamet eder gibi.

Bu anlamda performans/sergiyi binayı kurtarma ya da yıkımı durdurma iddiasında olmayan bir işgal girişimi olarak düşünmek mümkün. Binanın eski sakinleri gitmiş, yeni bina henüz yok, eski kullanım sona ermiş, yeni ekonomik değer henüz maddileşmemiş. Ve tam bu aralıkta, normalde gayrimenkul döngüsü açısından “boş” sayılan zamanın içine bir communitas olarak yerleşiyoruz. Bazı kentlerde yıkım, hatırlamanın başlangıcı olur; Ankara’da ise çoğu kez unutmanın bir biçimidir. Son (Bir) Akşam Yemeği de buna küçük ama somut bir itiraz gibi yerleşiyor binanın iskeletine. Binayı koruyamıyorsa da onun yok oluşunu sessiz ve olaysız bir geçiş olarak kabul etmeye itiraz ediyor, hiç değilse. Artık bildiğimiz anlamda bir mekan işlevi kalmamış olsa da bu eşiktelik mekânını yeniden müşterekleştirmeye ve böylece unutulmasının önüne geçmeye yönelik bir müdahale.

Yıkımı engelleyemeyen sanat, yıkım ile yeniden yapım arasındaki boşluğu geçici olarak ele geçirerek onu bir karşılaşma alanına dönüştürüyor. Böylece kentte artık kullanım dışı sayılan bir yapı, son kez kentlilerin kullanımına açılıyor; özel mülkiyete ait bir apartmanın içi, birkaç saatliğine sanatçılar, mimarlar, akademisyenler ve kentliler arasında kurulan yarı-kamusal bir alana dönüşüyor. Yıkım böylece yalnızca seyredilen bir kayıp olmaktan çıkarak konuşulan, deneyimlenen ve birlikte tanıklık edilen bir hadiseye dönüşüyor. Tıpkı Özbir Erciyas’ın yaşadığımız yıkımı kanıksamamıza izin vermeyen yazılamaları gibi. Bu açıdan Son (Bir) Akşam Yemeği, yıkılmak üzere olan bir binayı kurtarmaktan çok, onun kentle kurduğu toplumsal ilişkiyi son kez harekete geçiren bir müdahale olarak okunabilir. Böylece sanat, yıkımı durduramasa da yıkımın ürettiği boşluğu kentlilik üreten bir sahneye çevirir.

‘Son (Bir) Akşam Yemeği’nin künyesiPerformans/serginin fikri ve genel kurgusu Göksu Aydoğan’a ait olmakla birlikte, küratoryal süreçte Naz Önen, organizasyon sürecinde Deniz Şen ve prodüksiyonda KEPCE Stüdyo ile işbirliğiyle yürütülmüş. Venedik’te kurulmuş bir stüdyo olan KEPCE’nin Ankara’daki ilk işi olan sergide; Gülsün Karamustafa, Gökhun Baltacı, Erdem Çolak ve Sinan Logie’nin işleri yer alırken, Kayahan Kaya ve Murat Atabek ise özgün üretimler gerçekleştirmiş. Sinan Logie, Alperen Yalçın ve Ahmet Burak Yiğit müzikleriyle; Gülseren Aydoğan, Deniz Şen ve Doruk Erdal ise sofranın kurulmasıyla performansa katkıda bulunmuş. Özbir Erciyas’ın yazılamaları ise performansın bir parçasına dönüşmüş. Elif Naz Genel, Çağatay Yiğit ve Furkan Çetin belgelediği performans/serginin geniş künyesine Instagram hesabındaki çağrıdan ulaşılabilir. |
Kapak fotoğrafı: Olric‘in objektifinden Son (Bir) Fotoğraf.




















