Ankara’da bir flanör var. Kentin sokaklarını, caddelerini adımlıyor. Yalnızca var olan şehri değil, artık var olmayan şehri de yürüyor. Hem şimdinin güncesini tutuyor hem geçmişin. Baudelaire’in ifadesiyle, kenti deneyimlemek için yürüyor. Aklı biraz karışık. Her flanör kadar melankolik. Kafasının içinde okuduğu kitaplardan alıntılar dolaşıyor, yürüyüşlerinde ona şarkılar eşlik ediyor, kimi zaman umutlu kimi zaman kederli. Kendi hikâyesini anlatırken, şehrin hikâyesini de aktarıyor. Düşünürken yürümek ve yürürken düşünmek için bizlere rotalar belirliyor, ardında yazılar bırakıyor. O kadar güzel yazı birikti ki, hem onları hem de Ankara’da yürümek için belli başlı rotaları derlemek gerekiyor diye düşünüyorum.

Cebeci’den Kızılay’a Yürümek

Ankara'da Yürümek, Cebeciden Kızılaya Yürümek ve Foto Naci

Canımın içi böyle şeyler sadece Ankara’da olur. 

Her Ankaralının yürüdüğü ve burada yürürken önemli kararlar aldığı bir rotadan söz ediyoruz. Flanör, Herzog’un Buzda Yürüyüş kitabını anımsayarak başlıyor yürüyüşüne, karakış kapıda, Ankara’nın soğuğunun iliklerimizde ilerlediği mevsim. Ankara Üniversitesi’nin Cebeci Kampüsü’nden çıkıyor. Kurtuluş Parkı’nı sağına alıyor ve baharı özlüyor. Foto Naci‘nin önünde, geçmişten önemli simaları selamlıyor. Bayındır Sokağı geçiyor, doğru Karanfil’e. Mülkiyeliler Birliği’nin eski tadı kalmamış, Dost’a yürüyor: “Eskiden Dost’un yanında olan Gizem Müzik’i hatırlıyorum, dükkanda çalan nefis müzikler bütün sokağa yayılırdı. Sonra aklıma kapanan başka yerler geliyor ve yerlerindeki simitçi ve tavuk dönerciler gözümün önüne geliyor, canım sıkılıyor. Karanfil’in artık hiçbir zaman bıraktığım gibi kalamayacağını fark ediyorum sonunda.

Emek’ten Bahçeli’ye Yürümek

Ankara'da Yürümek: Emekten Bahçeliye Yürümek, Anıtpark

Flanör’ün kalbi bu sıra biraz hararetli. Doktor bol bol hareket et, rutini bozma diye öğütlüyor. O da Başkent Hastanesi’nden çıkıp Bahçeli’ye doğru yürümeye karar veriyor. Aralık ayının ortası ama hava bahardan kalma. Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi üzerinden yürümeye başlıyor, Bahçeli’nin iki üç katlı, eski evlerini gözlüyor. Mahallenin bu simgesel yapılarının, kentsel dönüşüme kurban gitmesine hayıflanıyor. Anıtpark’a doğru yollanıyor, orası da inşaatlarla çevrilmiş, park ıssız. Sonra Akdeniz Caddesi, Yeni Türkü’nün Fırtına’sını hatırlıyor: “Geçse de yolumuz bozkırlardan, denizlere çıkar sokaklar…” Milli Kütüphane’nin yokuşundan aşağı salınıyor, şehrin geçmişini yokluyor: “TRT Orkut Stüdyolarının önüne geliyorum. Buranın eskiden Arı Sineması olduğunu anımsıyorum. Arı sineması 1969 yılında açılmış. İlk açıldığında Ankara’nın en prestijli sinemalarından biri olarak kabul ediliyormuş. Binanın içerisindeki çinilerin çok değerli olduğu aklıma geliyor. Keşke burada film izleyebilseydim.

Flanör aynı rotayı bir kez daha adımlıyor, İsrail Evleri’ni, kentsel dönüşüme girmiş 8. Cadde’yi turluyor. Unutmadan, öncesinde metroda leopar desenli eldiven giymiş oldukça havalı bir kadınla rastlaşıyor, ilginç bir yaşam manifestosu var.

Tunalı’dan Bahçeli’ye

Ankara'da Yürümek, Tunalıdan Bahçeliye - Tunalı Dost Kitabevi

Martın ortası, yazı yazıldığında daha Tunalı Dost kapanmamış. Şimdi okumak içimizi burkuyor biraz. Baharı fırsat bilen Kuğulu Park müdavimlerini selamlıyor. Sahaf severler için Devr-i Alem’i işaret ediyor: Tunalı yürüyüşleri için hem güzel bir başlangıç hem de güzel bir varış noktası. Buradan bir grafik roman alıp yoluna devam ediyor. Zamana yenik düşen iki sinemayı anımsıyor: Kavaklıdere ve Talip Sineması. Canı sıkkın, dolmuşa atlayıp Milli Kütüphane’de iniyor, 7. Cadde’ye yürüyor. Yalnız değil. “Bahçeli 7. Cadde çok kalabalık. Sim Pastanesi’nden dondurma alıp yürüyenler, kalın siyah çerçeveli güneş gözlükleriyle etrafı ciddiyetle kesen ağır abiler, kafalarını cep telefonlarından ayırmayanlar geçip gidiyor. Sohbetimizin istikameti bu noktada biraz ciddileşiyor. Hayatın gereksiz rutinlerinden, geleceğin belirsizliğinden, birikmiş sıkıntılardan konuşuyoruz.

Olgunlar’dan Sakarya Caddesi’ne Yürümek

Ankara Sakarya Caddesi

Aylardan Nisan, Ankara Uluslararası Film Festivali başlamış. Flanör’ün bir filme bileti var. Metrodan çıkmış Büyülü Fener’e yürürken, Metin Yurdanur’un Madenci heykeli ile karşılaşıyor, 1991’de sendikal hakları için Zonguldak’tan Ankara’ya yürüyen yüz bin maden işçisi adına yapılmış. Alerta’dakileri selamlıyor, Gençlerbirliği küme düşmek üzere. Sinemanın önü kalabalık, Ankara’da festival seyircisi birbirini tanır. Flanör’ün aklına Geoff Dyer’ın sözü geliyor: ”Ah sinema, büyük şehirlerdeki yalnız genç kadın ve erkeklerin tesellisi.” Filmden sonra arkadaşlarına sözü var, Ankara’nın müdavimi olduğumuz mekanlarından, Net Piknik’te buluşulacak. Buluşma vaktine kadar Sakarya Caddesi’nde dolaşıyor: “Meydan yine çok kabalık. Gitar çalanlar, dans edenler, selfie çubuklarını gökyüzüne doğrultup yaşadıkları anı ölümsüzleştirenler çoğunlukta. Heykelden sağa doğru dönüyorum. Balıkçılar, tezgâhtaki balıkları suluyorlar, diğer taraftan etraftaki dükkânlardan balık kızartması kokusu yayılıyor. Balıkçı dükkânın tam karşısında her daim kasetçalarından Müzeyyen Senar dinleyen dürümcü abi, mangalını yakmaya başlamış, kömürleri özenle yerleştiriyor.”

Seymenler Parkı’na Yürümek

Ankara'da Yürümek, Ankara Karum Lavarla

Haziran inmiş şehre, sıcak hava Ankaralıları Seymenler’e doğru itekliyor. Milli Kütüphane’nin oradan dolmuşa biniyor Flanör, balık istifi. Genelkurmay’ın orada kendini zor atıyor araçtan, yürümeye başlıyor. Bulutlar toparlanıyor gökyüzünde, muhtemel bir yaz yağmuru, belki sel habercisi. Celal Bayar Köşkü’nü geçiyor, Akün Sahnesi’nin önünde duraklıyor. Vaktiyle Ankara’nın en büyük sinemalarından biriydi, ilk açılışını Hababam Sınıfı’yla yapmış. Şanslılardan, çünkü diğer sinema salonlarının kaderini paylaşmıyor. Kuğulu Park’tan yokuşu tırmanmaya başlıyor Flanör, Karum’un sükseli geçmişini hatırlıyor. Seymenler Parkı’na gelince usulca bir yere oturuyor, bir fotoğraf çekiyormuşçasına gözlemliyor etrafı: “Park her zaman olduğu gibi yine çok kalabalık. Müzik dinleyenler, bir ağacın altında oturup içkisini yudumlayanlar, köpeğini gezdirenler… Burası bu mevsimde hep bir başka oluyor. Uçurtmasını göğe ulaştırmak için yarışanlar, çimenlerin üzerine yayılıp kitaplarını okuyanlar, amaçsızca gökyüzünü izleyenlerin arasından geçip, kendime uygun bir yer bulup çimenlerin üzerine yayılıyorum.”

Akay Caddesi’nde

Ankara'da Yürümek, Akay Tunalı

Flanör hastanede, annesinin başı ucunda refakatçi. Derrida’nın cümleleri ile başlıyor: “Yaşamak, tanımı gereği, öğrenilemez. Bir tek başkasından ve ölüm yoluyla öğrenilebilir.” Hastanenin karşısında gece kulüpleri sıralanıyor, bu tezat Flanör’ü düşündürüyor. Sabah olunca eczaneden ilaç almak için çıkıyor, Tunalı’ya doğru. Ulus Baker’i anan bir duvar yazısını selamlıyor. İlacı alıp döndükten sonra tekrar çıkıyor, bu defa Kızılay’a gidiyor, Mülkiyeliler Birliği’nde oturup bir kediyle dertleşiyor. Oradan da ayrılıp metroya biniyor: “Yaşamımı bir kez daha gözden geçiyorum; hayatım Flash TV’de yayımlanan kült dizi Gerçek Kesit gibi, resmen ‘önümü göremiyorum’ her gün ‘kaosa mütevazı katkılarda’ bulunuyorum. Ya da ünlü bir müzisyenimiz Hüseyin Kâğıt’ın dediği gibi ‘Ankara I love you, but you’re bringing me down’.”

Ankara Kalesi’ne Çıkmak

Ankara'da Yürümek, Ankara Kalesi

Flanör yine hastanede, beşinci kattaki oda, Ankara Kalesi’ne bakıyor. Pencereden kaleyi ve acelesi olanları izliyor, hep nefes nefeseyiz. Hastane de başka bir refakatçi daha var, E. Aynı koridorda aynı kötü duvar resimlerine bakıp uzun bir bekleyişi paylaşıyorlar. Hava almak için kaleye çıkmaya yapmaya karar veriyorlar. Yolda Kokucu Metin’in dükkânı ile karşılaşıyorlar, Flanör’ün zihninde, Parfümün Dansı‘ndaki Alobar ve pancarları dolaşıyor. Koç Müzesi’ni, Erimtan Müzesi’ni geride bırakıp surlara çıkıyorlar. Kaleden şehri ve şehre bakanları izliyorlar: “Kalenin surları kalabalık, geniş ufka bakanlar, selfie çekenler, etrafı çekenler sıralanmış. Yerli turistler ya da Ankaralılar kalenin yukarısında “Seni yeneceğim Ankara!” tarzı bir ruh haline sahip değiller. Tam aksine zirvede olmanın, her yere yüksekten bakmanın bir tür huzuruna sahipler. Selfie çekenlerin haricinde kalenin tepesinde geçmişini arayanlar, evini bulmaya çalışanlar da var. Lakin onların da görüş alanını dev TOKİ konutları perdeliyor. Eski Ankara’yı bulabilmek çok güç, sağım solum kentsel dönüşüm…”

Beşevler Yürüyüşü

Ankara'da Yürümek, Beşevler Sinema On

Güne Ankara Üniversitesi’nin spor salonunda başlıyor Flanör, havuzda. Yüzdükten sonra E.’yle Bahçeli’de buluşmak için kampüsün dışına doğru yürüyor. Sincap geçidini, 1943 yılında Sedad Hakkı Eldem tarafından tasarlanan Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinin tarihi binasını geride bırakıyor. Dögol Caddesi’ne geliyor, De Gaulle’ün kulağını çınlatıyor: “De Gaulle, bir zamanlar ziyaret ettiği kentte isminin bu şekilde anılmasına ne derdi acaba?” Bahriye Üçok parkında Bahriye Üçok’u, Muammer Aksoy Caddesi’nde Muammer Aksoy’u anıyor. Yine zamana yenik düşen bir sinemaya denk geliyor Flanör, Sinema On. Sonra onun arka sokağında E. ile buluşuyor. Bir yağmur miktarı oturup sohbet ediyorlar: “Bardan dışarı çıkıyoruz E.’nin elini tutuyorum. Bana yine gülümsüyor ve yanağıma bir öpücük konduruyor. Rüzgâr kaldırım taşlarının önündeki yaprakları uçuruyor. İkimiz de son derece sert geçen hastane muharebesini kazandık. Anneler iyi, evlerinde. Her şey hiç beklemediğimiz kadar güzel gidiyor. Yavaş adımlarla eve doğru yol alıyoruz. Şüphesiz, herkesin eve yüklediği anlam çok farklıdır. Benim ev kavramım asla dört duvarla çevrili bir imge değil. Benim için ev, her şeyden önce sevdiğim kişidir çünkü kişisel hikâyenizi hep aşık olduğunuz kişinin yanına dönmek için yaşarsınız.”

Flanörün yürüyüşleri şimdilik bu kadar, ondan daha çok yürümesini ve yazmasını, bir de Çankaya’nın dışına daha çok çıkmasını bekliyoruz. Siz de Ankara’da yürümek için tercih ettiğiniz rotaları yorumlara ekleyebilirsiniz.


Kapak Görseli: MKDGR

Cevapla

Please enter your comment!
Please enter your name here